24 Nisan 2017 Pazartesi

GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEK - 3.BÖLÜM



            O günkü tartışmanın ardından çocukluğunun geçtiği mahalleye gitti. Mahalle eskisine göre çok farklıydı. Büyüdüğü eve, sokağa baktı uzun uzun. Güzel saydığı birkaç anıdan biriydi o sokak. Arkadaşlarıyla oynadığı oyunları tekrar yaşadı. Futbol oynayan çocukların arasına karıştı onlarla oynadı biraz. Evin merdivenlerine oturdu. Çocukken ağladığı merdivenler, onu tanımış mıydılar? Yine kollarıyla saracaklar mıydı? Hışımla içeriden çıkan yaşlı kadın, yine kolundan sıkıca tutup içeriye sürükleyecek miydi?

           Sevilmeye layık olmadığı ne vardı? Yıllarca cevap bulamadığı bu kadar soru, yormaktan başka bir işe yaramıyordu. Yanında hiç olmayan annesini, keşke olmasaydı dediği babasını, babaannesini, evdeki bitmeyen kavgaları, şişeleri, kırılan camları, tekmelenen kapıları hatırladı. Odanın bir köşesine sinip korkudan titrediği zamanlarda, tüm bunların acısını çıkartırcasına okulda öğretmenin anlattıklarını tekrarladığını, tüm hırsını derslerden çıkardığını hayalinde canlandırdı tekrar. Biraz gurur kaplandı içi. Sonuçta bir başka çocuğun asla dayanamayacağı, serseri olmak dışında işe yaramayacak hayatının, bir köprü altında artık hangi gün çektiği gazla son bulacağını düşündü. O başkaydı. Asla pes etmiyordu. Şu anda bulunduğu konuma gelinceye kadar feda olmuştu çocukluğu, buna değer miydi?

           Okuldan eve geldiğinde "Annem nerede?" diye sordu çocuk. Evde, olması gerekenden fazla insan vardı. Babası yere çökmüş, başı iki elinin arasında duruyordu. Babaannesi dizlerini dövüp, bağırıp çağırıyordu. Halaları yüksek sesle konuşuyorlar, amcalar küfürler ediyordu. Bir kenara ilişti.  Halası "Vah garip yavrum vah vah" diye göstermelik bir şefkatle sarıldı. "Üzülme sen, bundan sonra senin annen biz olacağız. Şuncacık çocuktan ne istedin be kadın. Buna da mı acımadın" deyip bir diğer hala sarılmıştı. Anne, başka bir adamla kaçmıştır. Ortada bir rezillik vardır. Bu, ona herkes tarafından ve türlü bahanelerle yıllarca hissettirilecektir artık.

            Babaanne hep sinirliydı. Akif'in her yaptığı gözüne batardı. Yok olsa, belki tüm sorunları ortadan kalkacaktı. Bazı günler, halalarının kapısının önünde bulurdu kendisini. Babaannesinin kolundan sıkıca tutup çekeleyerek taşıdığı evlerin kapılarında, anlamsız bakışlarla alınmayı beklerdi içeri. Yine annesine edilen gün görmemiş küfürlerin ardından, kapı önlerinde defterleri, kitapları, kalemi, silgisiyle  merdivenleri çalışma odası gibi kullanırdı. En nihayet hava karardığında, halanın uygun gördüğü bir saatte içeri girer, kafasına vurulurcasına önüne konan tabaklardaki çorbaları içer, önemli bir insan olduğu günlerin hayalini kurardı.

             Şimdi önemli bir insandı. Bütün bunları elde ederken yanında kimse yoktu. Babası, babaannesi öldükten sonra, onu çocuk yuvasına bırakmış, senede bir defa görmeye gelmiş, o zamanlarda da bir çocuğa değil de terk eden bir kadının çocuğuna nasıl bakılırsa, gözlerini kaçırırcasına bakmıştı. Ayakları üstünde durduğunu gördüğünde de para koparmak dışında yanına uğramamıştı.  Annesinin nerede olduğuna dair en ufak bir bilgisi yoktu.

             Akşam eve gittiğinde çok yorgundu. Kendisini hemen yatağa attı uyudu. Sabah kalktığında üzerinden bir kamyon geçmiş gibiydi. Yorgunluğu ve kızgınlığı hala duruyordu. Telefonunu açtı. Gelen çağrıları ve mesajları inceledi. Dilek'ten onlarca çağrı ve mesaj geldiğini gördü. Hepsini tek tek okudu. Mesajların hepsi de bir yanlış anlamanın olduğu, anlatması için bir fırsat vermesine yönelikti. En son mesajda da "Sen hiçbir kadına güvenemeyeceksin" yazıyordu. Düşündü, haklıydı. En güvendiği kadın, onu çok ihtiyacı olduğu zamanlarda terk edip gitmişti.

             Kapının ziliyle irkildi birden. Kim gelmiş olabilir ki diye düşündü. Kapıyı açtığında Dilek karşısındaydı. Kadın içeri daldı birden. Mutfağa geçip kahvaltı hazırlamaya başladı Akif"in asık suratına aldırmadan. Bu arada konuşmayı da ihmal etmiyordu. Akşamdan beri merak içinde kaldığını, kızgınlığının tamamen gereksiz olduğunu, kendisini hayal kırıklığına uğratacak bir şeyi asla yapmayacağını anlatıyordu.

             Akif:  "Peki Mehmet'le özel olarak konuşacak ne vardı benden habersiz. Sebep neydi? On dakika yalnız bıraktığımda fırsat kolluyor görüntüsü de neydi? Senin kulağına eğilip söyleyeceği ne olabilir Mehmet'in? Sizi öyle gördüğümde nasıl öfkelendiğimi anlamıyorsun."

             Dilek: "Kahvaltımızı edelim hepsini anlatacağım sabırlı ol"

             Dilek'in bu kendinden emin tavrıyla biraz içi rahatlamıştı. Kahvaltıda peynirli krep, patatesli yumurta vardı. Kahvaltı ederken başka şeylerden bahsetti Dilek. Akif sadece dinliyordu. Kahvaltı sonrası balkonda kahvelerini içerken, Dilek: "Şimdi sana öğrenmek istediğin her şeyi anlatacağım" dedi. "Mehmet, senin iş için dışarıda olduğun bir gün ofisine gelen bir kadından bahsetti bana. Annen olduğunu söylemiş. Fakat senin olmadığını görünce çok üzülmüş. Mehmet biraz üstüne gittiğinde, senden yıllardır ayrı olduğunu, babanın ve babaannenin seni asla göstermediklerini, bazen gelip uzaktan izlediğini anlatmış. Çalıştığın yeri bir şekilde öğrendiğini sadece görmek için geldiğini söylemiş. Sonra senin duymanı istemediğini söylemiş. Yemin ettirmiş." Akif bunları büyük bir şaşkınlık içinde dinlerken neden bu kadar yıl annesinden haber alamadığını anlamış bulunuyordu. Dilek'e ve Mehmet'e haksızlık ettiğini kabul ediyordu sessizce. Annesine ulaşmalı, gerçekleri bir de ondan dinlemeliydi. Ona ulaşabileceği bir numara da bırakmamıştı. Babasına gitmeye karar verdi.

            Dilek'le birlikte babasının yaşadığı eve gittiler. Aylardır ayak basmadığı ev, oldukça eski ve bakımsızdı. Duyduğu öfke yüzünden, mümkün olduğunca karşılaşmak istemediği bu adamın şartlarını daha da iyileştirmek, içinden hiçbir zaman gelmemişti. Acısı öyle büyüktü ki, kimsesizliği tatması için elinden gelen her şeyi yapıyordu. Onun bir dilenci gibi kapısına gelmesi bile, ne kadar tatsız da olsa içten içe nefretini azaltıyordu sanki. Evin kapısını yaşlı bir adam açtı. Kapıda oğlunu gören adamın buruk sevinci, utancı yüzünden okunuyordu. İçeri geçtiler. Çöplerden toplandığı belli olan eşyalar, odanın içine düzensizce yerleştirilmişti. Kırık bir çekyatın kenarına iliştiler. Baba, ikram edecek bir şey olmadığını her halinden belli ediyordu. "Bir çay alır mısınız?" diyebildi. Akif zahmet etmeye gerek olmadığını, hemen kalkacaklarını söyledi. Annesinin nerede olduğuna dair yıllardır sormadığı soruyu sordu. Babasının gözleri yaşardı. "Bunu bir gün bana soracağını biliyordum" dedi.

             Oğlum, "Kusura bakma, sana oğlum diyorum hiç hakkım olmadığı, sana babalık yapmadığım halde. Ne oldu da annen gitti..." Biraz suskun kalıp derin bir iç çektikten sonra başladı tekrar konuşmaya.  "Ben korkağın biriyim. Hiçbir zaman onun yanında olacak cesareti kendimde bulamadım. Annemle yaşıyorduk fakat inan bir o değil, hiç kimsenin yapabileceği bir şey değildi onunla aynı evde olmak. Benim doğru düzgün işim yoktu ve ona mecburdum. Annen çok sabretti her türlü işkenceye katlandı. Bir gün dayanamayacak hale geldi zavallı. O seni bırakmak istemedi. Annem ise cezalandırmak için ayırdı ikinizi. Bana sorarsan, annen benden daha cesurdu. Benim kendi ayaklarım üzerinde duracak cesaretim asla olmadı. İçten içe imrendim ona, terk edemedim lakin çöplüğümü. Kendine bir ev tutup işe girdiğini öğrendim. Tek başına bir ömür sürdü kendince. Seni görmeye gelememe sebebi ise babaannenin ve benim, başka şehre taşınıp, seni kaçıracağımıza dair tehtit etmemizdi." Artık babasına olan kızgınlığı daha da artmıştı. Annesinin adresini istedi daha önce hiçbir şey istemediği babasından. Babası adresi bilmediğini fakat çalıştığı yeri bildiğini söyledi. Oradan hemen çıkıp gitmek istiyordu artık. Demek mahallede başka türlü anlatılan annesi aslında tamamen suçsuzdu. Yıllarca taşıdığı utanç, boşunaydı.

             Uğraşlarının sonucunda evi öğrendi. Merdivenleri hızla çıktı ve kapıyı çaldı. İçeriden gelen ses, annesinin olmalıydı. Kapıyı açan kadın şaşkınlık içindeydi. Gözlerinden akan yaşlar her şeyi anlatıyordu. Akif de yıllardır kurumuş gözlerinin nasıl da canlı olduğunu fark ediyordu ilk defa. Sarıldılar konuşmadan, sadece ağladılar. Akif, bütün öğrendiklerini anlatıyordu. Susmuyordu, bütün yaşadıklarını anlatıyordu annesine. Annesinin kendisiyle gurur duyduğunu ilk defa öğreniyordu. "Doğrusu bir anne evladını ne olursa olsun terk etmez. O senin dediğin başını eğen ne varsa hepsi yalandı. Gerçek buydu."diyordu annesi.

             Mezarın başında dakikalarca ağladı. "Babam ilk defa benim için iyi bir şey yaptı. Teşekkür edemedim ona. Niye ağlıyorum bilmiyorum bunca yıl nefret ederken, meğer onu seviyormuşum. Öldüğünde anladım."

             Dilek Akif'in ellerini sıkıca tuttu. "Seni bırakmıyorum artık, kovsan da gitmem."
 
 

18 Nisan 2017 Salı

GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEK - 2. BÖLÜM

                                                                                                 



                                                                                                      Okumayanlar için 1. Bölüm


PARKTAKİ ÇOCUKLAR

           "Unutmuştum işte" dedi. "Arkamda bırakmıştım fakirliği, kimsesizliği. Nereden çıktı şimdi bu adam karşıma. Bütün yaşama sevincimi de alıp götürdü giderken."

           Sekretere telefon açıp, öğleden sonra gelmeyeceğini, arayıp bugünkü randevuları iptal etmesini söyledi. Bugün biraz uzaklaşayım bürodan diye geçirdi içinden. Kadıköy tarafına geçip bir restoranda yemek yedikten sonra, deniz kenarında bir çay bahçesine oturdu. Orada, çay eşliğinde, denizi uzun uzun seyredip düşüncelere daldı. Çocuklu aileler vardı yakındaki parkta. Anneler, çocuklarının başına bir şey gelmesin diye arkalarında koşturup duruyorlardı.

            Hızlıca çay bahçesinden kalkıp, kazadan sonra yattığı hastaneye gitti. Onu bulmalıyım diye düşündü. Birden, o ailenin huzurlu ve vefa üzerine kurulu hayatlarının içine dahil olmak istediğini hissetti. Hastanenin müdürünü tanıdığı için odasına girdi ve biraz hoşbeş ettikten sonra, hasta ve refakatçi bilgilerine ulaşıp ulaşamayacağını sordu. Müdür bunun pek uygun bir şey olmadığını söylese de biraz ısrar sonrası telefon numarasını aldı. Teşekkür edip müdürün yanından ayrıldı.

            Telefonda ne diyeceğini bilmiyordu. Kısa bir süre tanıyor olmanın dışında, diyalog kurmaya yetecek bir yakınlığı da bulunmuyordu. Kendisini tanımayabilirdi. Numaranın yazılı olduğu kağıda bir süre baktıktan sonra aradı. "Merhaba ben Akif, sizinle hastanede tanışmıştık. Babanıza bakmak üzere refakatçi olarak kalıyordunuz. Ben de bir kaza geçirmiştim hatırladınız mı?" dedi. Bu kadar çok kelimeyi ardı ardına söyledikten ve içinde çok başka bir heyecan yaşıyorken, ne yapıyorum ben diye de düşünüyordu. Kadın, oldukça samimi bir sesle "Evet tanıdım" dedi. Ondan sonra da başladı konuşmaya tabii. Hastaneden sonra neredeyse tüm yaptıklarını kısa bir özet halinde geçtikten sonra, akşam yemeğe davet etti. Akif belli etmemeye çalışsa da çok fazla mutlu olmuştu. Neredeyse ağlayacaktı. Evin adresini aldıktan sonra evine gidip hazırlandı.

            Yemeğe tam zamanında yetişmişti. Kapıda, yüzünde adeta güller açan Dilek, tüm sevecenliğiyle içeri davet etti onu. Elindeki çiçekleri aldıktan sonra, salona buyur etti. Salondaki eski eşyalar, temizdi fakat neredeyse antika gibi duruyorlardı. Kahverenginin en koyu tonlarından oluşan masa ve sandalyeler. koltukların üzerindeki modası geçmiş desenler, tüller, hepsi bir uyum içinde ev sahiplerine ait olduklarını belli edercesine duruyorlardı. Baba oldukça sağlıklı, anne oldukça neşeli, kızları ise ne kadar mutlu görünüyordu. Yemek sonrası çay içildi. Çayın yanında üzümlü ev kurabiyelerinin kokusunu çaktırmadan içine çekti Akif. Daha önce böyle benzer bir kurabiye kokusunu, komşu teyzesinin, evin penceresinden ona uzattığı birkaç kurabiyede almıştı. Lezzeti harikaydı ve ağızda dağılıyordu. Hastaneye dair uzun uzun konuşuldu. Sağlığın önemi, havalar sular derken, biraz daha kalsam gitmesem diyebileceği güzel saatlerin sonunda en nihayetinde müsaade isteyip kalktı. Eve yatmaya gittiğinde gözlerini huzurla kapattı.

            Sabah yine aynı iş temposu başlamıştı. Bu kez, hafta sonu için plan yapmak istiyordu. Sabah kahvaltısı, öğle veya akşam yemeği, olmadı bir kahve içmelik bile olsa, tekrar görüşmeliydi. Ne yapmalı ne etmeli tekrar görmeliydi Dilek'i.

            Nihayet hafta sonu geldi.  Akif kısa bile olsa görüşmek için telefon etti. Aynı sevecen ses, yine aynı tonda konuşarak, bir kahve içmeyi kabul etti. Kahve sıradan bir kahve olmamalı, gittikleri yer de sıradan bir kafe olmamalıydı. Pier Lotti'ye gittiler. O tepede İstanbul'un manzarası mükemmeldi. Hava ne soğuk ne sıcak, tam da bahar havasıydı. Kadın yine konuşkan ve mutluydu. Tüm hayat hikayesini olmasa da, önemli bir bölümünü Akif öğrenmişti artık. Ne kadar da güzel bir hikayesi vardı. Hiçbir şeyi saklamıyordu ve yüzde yüz doğru söylediğini düşünüyor, bu kadında yalan yok diyordu. Şimdiye kadar görmediği bir gerçeklikle karşısında duran bu kadın, ondaki hayreti artırıyordu.

            Bazı akşamlar, Dileklerin evine yemeğe çağrılıyor, memnuniyetle kabul ediyordu. Hafta sonu ve diğer  günlerde de eğer aileden izin koparabilirse, onunla vakit geçirebilecek etkinlikler ayarlıyordu. Birkaç kez de şirketin düzenlediği yemeklere birlikte gitmişlerdi. Artık tüm arkadaşları da onu tanıyorlardı. Şirket yemeklerinden birinin bitiminde Dilek'le oldukça hararetli bir tartışma yaşadılar. "Akif : "Bunu neden yaptın?" diyordu.

 

15 Nisan 2017 Cumartesi

GEÇMİŞLE YÜZLEŞMEK - 1. BÖLÜM

         
Trafik Kazası

            Ünlü bir şirketin üst düzey yöneticisiydi. Oldukça iyi para kazanıyordu. Eğlenceden ve arkadaştan yoksun değildi. İstediği ne varsa yapabilme şansına sahip, nadir insanlardan biriydi. Arabasına bindi ve yol boyunca düşündü, içindeki sıkıntı da neydi. Bir türlü geçmek bilmeyen bu bunaltıcı his karşısında ne kadar da çaresizdi. Çevresindeki kalabalığın içinde onu anlayan kaç kişi vardı? Gerçek bir dost, sevgili var mıydı? Cevabını çok iyi bildiği bu soru karşısında kendini bir kez daha çaresiz hissetmişti. Araba büyük bir gürültüyle sarsıldı ve bir anda savruldu. Kontrolü tamamen kaybettiğini anladı. Gözünün önünde tüm yaşadığı hayat, film gibi hızlı bir şekilde akıp gidiyordu. Son anlarını yaşıyordu. Mutlu bir aileye sahip değilken, bir kızı bile olmamışken üstelik. Öylece silinip gidiyordu işte yeryüzünden.
 
            Gözlerini bir hastanenin odasında açtığında, kolundaki serumla oynayan hemşire, "Hastanedesiniz ve önemli bir kaza geçirdiğiniz için şu an kontrol altındasınız endişelenmeyin" dedi. Akif, etrafına bakındı neler olduğunu tam olarak hatırlamamakla birlikte, geçirdiği kazayı ve son anları hatırladı. Masanın üstünde çiçekler vardı. Bunlar şirketten gelmiş olmalı diye düşündü. Fakat onlara uzanacak gücü yoktu. Uykuya daldı. Uyandığında hava kararmıştı. Tüm olanları düşündü tekrar. Yanına konulmuş kumandayı eline alıp televizyonu açtı. Bu saatlerde genellikle eski filimler ve çaptan düşmüş diziler yayınlanıyordu. Yabancı kanallara göz attı. Haber bültenlerini izledi. Sabah hemşirenin sesiyle tekrar uykusundan uyandı. Hemşire ilaçlarını getirmişti. Sabah kahvaltısı olarak bir tabak tuzsuz çorba içti. Gürültüler artmıştı. Hastalar da kahvaltılarını yapıyorlardı ve refakatçileri. Benim refakatçim yok diye geçirdi içinden. Sonra kimseye ihtiyacım yok diye cevapladı kendisini. Tekrar televizyonu açtı. Hastanede vakit geçmek bilmiyordu. Öğle olduğunda, kapıda şirketten arkadaşları belirdi. "Geçmiş olsun" demek için gelenler, terfide yardımcı olabileceğini düşünmemişler miydi acaba? Onların sözlerindeki samimiyetsizliği sezinlediği halde aynı samimiyetsizlikle, "İyi ki de geldiniz, çok teşekkür ederim."diyordu.

            Onlar gittikten sonra, oda yine sessizliğe büründü. Telefonunu açtı ve yağan geçmiş olsun mesajlarını tek tek cevapladı. Yapacak bir işi de yoktu zaten. Kapıdan içeri birden dalan bir kadının yaptığı gürültüyle irkildi. Kadın, özürlerini bildirdikten sonra, başına ne geldiğini, ne kadar zamandır burada olduğunu sordu. Aslında pek gereksiz bu konuşmanın neden bu kadar uzadığına anlam veremeden, kadının sorularını cevapladı. Fakat kadında şaşılacak bir samimiyet ve iyi niyet vardı. Bunu sezinlemişti. Tek sorunu, çok konuşuyordu. Babasının hastalığını, nereli olduklarını, babasına baktığı için başka bir işle ilgilenemediğini ve bunun gibi şeyleri anlattıktan sonra "Pardon adım Dilek, tanıştığımıza memnun oldum. Ben de yan odada babamın yanında kalıyorum. İnanın on gündür konuşacak birini arıyorum. Kusuruma bakmayın." dedi. Kadın tam çıkarken "Bir şeye ihtiyacınız olduğunda bana seslenin gelirim" dedi. Kapıyı kapattı çıkarken. Akif kadının arkasından uzun süre baktı kapıya. "Benim yanımda kalacak bir refakatçim bile yok. Bir akrabam, sevgilim, arkadaşım bile yok." Gözleri buğulanır gibi oldu. "Oğlum kendine gel" dedi. "Bulunduğun yere gelene kadar kimseye ihtiyacın olmadı. Bundan sonra da gerek yok." Bunun yalan olduğunu çok iyi biliyordu.

            Hastanede bulunduğu iki günde Dilek ona hep yardımcı oldu. "Neredeyse hastaneden çıktığıma pişman olacağım. İnsan böyle günlerinde pek bir savunmasız oluyor" diye söylendi. Taburcu işlemleri tamamlanırken daha önce yapmayacağı bir şey yaptı ve yan odaya gidip, Dilek'e yardımları için teşekkür etti. Kartını verdi ve bir şeye ihtiyacı olduğunda kendisine gelmesini söyledi. Çıkarken Dilek ve babasını tekrar görme isteğinin nedeni üzerinde düşünüyordu. Babasına bu kadar düşkün bir evladın varlığı onu duygulandırmıştı. Uzun zamandır görmediği karşılıksız sevgi ve bağlılık, en çok ihtiyacı olan şeydi. Hayat çok kısaydı, her an elinden uçup gidebilirdi.

           Ertesi gün hemen işinin başına döndü. Kısa bir süreliğine ayrılmış olmasına rağmen oldukça fazla iş birikmişti. Ofiste yoğun çalışma temposu tekrar başlamıştı işte. Hafta sonları arkadaşları ile eğlenmeye gidiyorlardı. İş arkadaşları ile birlikte vakit geçiriyordu. Fakat bu kez çevresindeki herkes bir yabancıya dönüşmüştü. Konuştukları konular ve daha önce birlikte yaptığı ne varsa anlamsız geliyordu. Aklında hep insanların aslında kendisini hiç tanımadıkları vardı. O da gerçekte onları tanımıyordu. Bir iki kadınla görüştü bu arada fakat uzun süreli bir ilişki sürdürmek istemedi. Bu şekilde aradan birkaç ay geçti.

           Bir öğleden sonra ofise yaşlı bir adam geldi ve Akif'i sordu. Sekreter yaşlı adama beklemesini, bir toplantı dolayısıyla o an için görüşmesinin mümkün olmadığını bildirdi. Yaşlı adam, iki saatlik bir beklemenin ardından Akif'in kapısından içeri girdi. Üzerinde, yıpranmış siyah bir palto vardı. Eski ayakkabıları zaman zaman su geçirdiği izlenimi veriyordu. Kır saçları, kirli sakalı, olduğundan daha da yaşlı gösteriyordu onu. Akif başını kaldırdığında karşılaştığı bu manzara karşısında biraz afalladı. Kapıdaki adama uzun uzun  baktı. Ne diyeceğini ve ne yapacağını bir an için bilemedi. Yaşlı adama doğru ilerledi. "Senin buraya gelebileceğini düşünmemiştim. Telefon açsaydın, belki dışarıda görüşür bir yemek yerdik" dedi. Yaşlı adam bu sözler üzerine, telefonunun artık olmadığını, bu nedenle kendisini rahatsız etmek zorunda kaldığını söylerken, zaten  mahçup olan ifadesi daha da belirginleşti. Uzun bir sessizlikten sonra, cevabını gerçekte merak etmediği sorular yöneltti yaşlı adama. O da kesik ve kısa cevaplarla karşılık veriyordu. İkisi de söylemek istediklerini ifade edememenin sıkıntısını yaşıyorlardı belli ki. Neden sonra adam paraya ihtiyacı olduğunu söyledi. Akif de birlikte daha fazla vakit geçirmek istemediği için, adamla birlikte ofisten çıktı, en yakın ATM'den para çekti ve onu gönderdi. Artık ofise de gitmek istemiyordu. Plansız bu karşılaşma onu oldukça rahatsız etmişti.

Okumak isteyenler için Geçmişle Yüzleşmek 2. Bölüm

10 Nisan 2017 Pazartesi

MARKA MİM'İ

     Bu da benim ilk mim'im. Mim olayı önceleri pek bir garip geliyordu bana. Fakat bloglar arası diyalog için güzel bir etkinlik olduğu söyleniyor. Deeptone'nun başlattığı marka mim'ine Fulya Erdoğan sayesinde dahil oldum. Şimdi ben de arkadaşları mimleyeyim diye düşündüm fakat neredeyse herkesi, sağ olsun mim'lemiş :)


Sevdiğimiz markalar. Bi düşündüm de ben Bim ürünlerinden yanayım. Tam bana göre, uygun fiyatlı, kaliteli olduğunu düşünüyorum. Pahalı ürünlerde gözüm yok:)


1. Kuru fasulyede Saban vazgeçilmezim.




2: Güldal temizlik için mikemmel :)




3.Başka ne olabilir bakayım. Yoğurt ve süt ürünlerinde de kesinlikle Dost diyorum.




Ben de tüm okuyanları mimlemiş olayım. Buyurun, sizin tercih ettiğiniz markalar neler? Kolay gelsin.

4 Nisan 2017 Salı

BİRKAÇ CÜMLEDEN İBARET


           İnsanın birinci önceliği hayatta kalmaya çalışmak olunca başka ne varsa arka planda kalıyor. Şimdilerde birçok insanın önemsediği, almayı düşündükleri, gezmeleri, eğlenmeleri benim için lüks. Olsun, yine de sırf benim dertlerim var diye, mutlu insanlardan acısını çıkarmaya çalışmıyorum. Sırf ben rahat olmadığım için, durumları iyi olan insanlara haset etmiyorum. Dünyada çok daha fazla acı çeken insanlar varken, onları bir kenara bırakıp sadece kendimle uğraşmıyorum.

          Herkes bana üzülsün benim derdimle ilgilensin, en büyük dert benim demiyorum. Kimseyi yormuyorum. Yeterince yardımcı olamadığını düşünüp, fırsat buldukça hatırlatmaya çalışmıyorum. Sonuçta tüm insanların hayatlarında farklı, kendine özgü dertleri, başa çıkmaya çalıştıkları problemleri var. Bu çok insani. Artık her olaya da üzülemiyorum. Eskisi kadar değil. Mesela birinin o an bana göre basit diyebileceğim bir sebepten yaşadığı ve tamamen kendisine özgü  bakış açısıyla ilgili bir davranışı ya da bir sözü yüzünden sinirlenmiyorum. Bu, bana çok da basit görünen olay, belli ki onun için çok önemli. Biraz geride durup "N'oluyoruz!" derken bile onu anlamak için çaba gösteriyorum. Birçoğuna göre basit görünen sorunun, içinden çıkamıyor, bu da onu daha hırçın ve tahammülsüz yapabiliyor. Hele bana göre çocukça bir trip atma, sinirini çıkarmaya çalışma ise kırılmıyorum.  Beni anlamıyor oluşuna susuyorum. Sadece gülüp geçiyorum. Normal karşılıyorum. İnsan olmak böyle bir şey.

           Hatalarla yoğrulup ancak doğru bulunuyor. Bulamayan da oluyor. Taa ki anlayıncaya kadar, benzeri imtihanları yaşıyor, bu bir gerçek. Kendini değiştirmek, geliştirmek, her zaman bir üst seviyeye çıkabilmek için, mükemmele değilse bile, olması gerekene ulaşabilmek için çaba gösteriyorsan, kendini güzel vasıflarla süsleyebilirsin. Yoksa yerinde saymaya mahkum olursun. Belki sana ayna olabilecekler karşına çıkar ama sen o aynadan yüz çevirirsen aslını görmekten de mahrum kalırsın.

           İnsanım ben. Bütünüyle hatadan ve kusurdan oluşmuşum.  Aklım ve hayalim nasıl olacağımda. Hikayenin sonunu öğrenmeyi istiyorum. Bunu diyebilecek cesaretin var mı?

           Sezen Aksu gibi büyük bir sanatçının, olgunlaşma yolunu adımlayan bir insanın, o çok samimi, insani ve eşsiz sözleriyle baş başa bırakıyorum sizi.


27 Mart 2017 Pazartesi

USTA YÖNETMENİN SON FİLMİ

         

             Hepsi bir gerilim filminde figüran olmak için can atıyordu. Öyle çok istediler ki varlıklarını göstermeyi, yıllarca beklediler ve fırsat kolladılar. Ne zaman bir rol kapmak için çabalasalar, başkaları ellerinden alıyordu, İstediklerini elde etmeleri neredeyse imkansız gibi görünüyordu. Öfkeliydiler. Bir duman ya da sisti varlıkları, geçen giden yok olan. Çağrılacakları günü bekledi figüran olmaya hazır topluluk. Derken günün birinde, kapıları çalındı. "Haydi şimdi sıra sizde" diyordu önemli bir yönetmen.

            Çıktılar  ekranlara, arzı endam ettiler. Küçümseyerek baktılar etraflarına "Şimdi bizi herkes tanıyacak, ünlü olacağız." Alkışları ve ardından gelen ıslık seslerini duyuyorlardı, kulaklarına inanamıyorlardı.

           Senarist pek bir mahirdi. Yıllardır üstünde çalıştığı dillere destan olacak, ödüller alacak bir film senaryosu hazırlamıştı. Yönetmen her dönemde çok bilinen, ödül alan filmlere imza atmıştı. Yapımcılar, hiçbir harcamadan kaçınmamasını, hep arkasında olduklarını kendisiyle gurur duyduklarını söylediler.

           Öncelikle figüranları seçmişti yönetmen. Figüranlar, nereye götürsen orada oynar sesi çıkmaz, maliyeti en az oyuncu kitlesiydi. Baş rol oyuncusu öyle miydi ya! Kolay yetişmiyordu. Beklenmedik bir performans gösterecek, ama sıradan, bir o kadar da oyunculuğuna güvenilecek biri olmalıydı. Parlatmak yönetmene kalmıştı. Baş rol oyuncusu daha önce kimsenin almadığı kadar büyük bir meblağı hesabına yatmış gördükten sonra, anlaşmayı yaptı. Böyle büyük bir filmde oynamak onur vericiydi. Adı tarihe kazınacak, tüm insanlar ondan bahsedecekti. Hem belki çok iyi oynarsa, yönetmen kendisine başka bir filmde de rol verebilirdi.

           Çok uzun zaman önce çalışmalara başlamışlardı. Oyuncuların ellerinde söyleyecekleri sözlere ve duracakları yerlere kadar en ince ayrıntının düşünüldüğü textler vardı. Bir şiir gibi söylediler cümleleri. Aylarca çalıştı hepsi, ne kadar uğraşılsa da buna değerdi.

           Film platosuna ulaştıklarında iki büyük kalabalıktan ibaret olduklarını gördüler. Yönetmen "Kamera!" dedi. Baş aktör konuşmasını yaptı, çevredekiler alkışladılar ve ıslık sesleri duyuldu. Yönetmen "Durun!" dedi. "Daha gerçekçi olmalı, daha bir duygu katmalısınız rolünüze. Belki gerekirse yumruklarınızı da kullanabilirsiniz. Tamamen doğaçlama olmalı biliyorsunuz bu son sahne. İzleyenleri korkudan çıldırtacak, yerlerinden kalkmalarını engelleyecek türden bir son sahne çekiyoruz beyler! Daha gerçekçi... Baltaları süs diye vermedik onları da kullanacaksınız." Son sahne baştan alındı. Alkışlar, ıslıklar derken yönetmen: "Haydi!" dedi "Sizden istediğim, rolünüzü iyi oynayıp güzel bir iş çıkarmanız." Gruplardan birinden yüksek sesle küfürler edilmeye başlandı. Diğerleri de onun yaptığının aynısını yapmaya başladılar. Karşı taraf ne olduğunu şaşırdı. Yönetmen, "Saldırın!" dedi küfredenlere. "Saldırın ve elinizdeki baltaları kullanmaktan çekinmeyin."

           Çaresiz kaçışmaya başladı ötekiler. ne olabilirdi ki sadece bir filmdi bu. Yönetmen gerçekçilik akımının usta temsilcilerinden biri olduğu için, "Gerçek kan kullanılmalı, vurun beyler çekinmeden vurun, tarihe yazmalıyız adımızı!" dedi yüksek sesle.

           İnsanların kaçabilecekleri yer yoktu. Film platosunun her tarafı demir parmaklıklarla kapatılmıştı. Gruptan sağ insan kalmayıncaya kadar, kan gölünde yüzer hale gelinceye kadar kullandılar ellerindekileri.


            Gazetelerde gerçekte ne olduğuna dair en ufak bir yazı çıkmadı. Film hakkında kimse konuşmadı.

            Baş aktör, uzun süredir yapmadığı tatil için yurt dışına gitti. Yönetmen, yeni projesi için hazırlıklara başladı.

20 Mart 2017 Pazartesi

PRENSESİN KURBAĞASI

                  Genç ve güzel prenses, (Neden öyle yazdım, çünkü hep öyle olmak zorundadır!) yaşadığı hayattan öyle sıkılmıştır ki kendine eğlence aramaktadır. Bulunduğu saraydan dışarıya adım attığında, kaçtığında da diyebiliriz aslında. Neşe içinde ormana doğru yol almaktadır.

            Dere kenarına geldiğinde, "Keşke genç ve yakışıklı prense dönüşecek  bir kurbağa bulsam da öpsem."der. Bunu duyan bir kurbağa vıraklamaya başlar. Yemyeşil bedeninde küçük benekçikleri, ayaklarında perdeleri vardır ve iri gözleri ile prensese doğru bir şeyler anlatır gibi bakmaktadır. Öyle iğrenç görünmektedir ki. Prenses, o sümüksü ıslak kurbağayı öpmekte bir an tereddüt etse de yüzünü ve dudaklarını buruşturup, hızlıca kurbağayı öpüverir. Birden sisler, bulutlar, şimşekler derken aha bir de ne görsün! Karşısındaki kurbağa aynen duruyor. "Ben bu dünyada hiç eğlenemeyecek miyim? Kara bahtım kör talihim" diye söylenir. Kurbağa konuşmaya başlayınca şaşkınlık içerisinde kurbağaya bakar. "Merhaba ben bu derenin kurbağa prensiyim. Ne kadar da güzel görünüyorsunuz." Bizimki pek bir kibirli. "Tabi öyleyim ne sandın" der.

              Kurbağa: "Şeyyy, sizin kadar güzel benekleri olan bir kurbağa daha önce hiç görmemiştim"

              Bizim prenses o zaman ayılır tabi. Meğer kendisi de bir kurbağa olmuştur artık. "Bu işte bir terslik yok mu? Senin genç ve yakışıklı bir prens olman gerekmiyor mu?"

              Kurbağa: "Ben prensim, hem de genç ve yakışıklı. Ancak ne demek istediğini bir türlü anlamadım. Arkadaş olalım mı?"

             Genç ve güzel bir kurbağaya dönüşmüş prenses, şoktadır. Yapabileceği başka bir şey olmadığı için de bu arkadaşlık teklifini kabul eder. "Vıraaaak  Vıraaaak" diyerek dere kenarında gezinmeye başlarlar. Prensesin karnı acıkır, tam da yanından bir sinek geçmektedir. Diliyle sineği yakalayıp midesine yuvarladıktan sonra. "Ne kadar da lezzetliymiş bunlar" der. Derede yüzerler, taşlarda zıplarlar. Prens, tüm arkadaşlarıyla ve oldukça kalabalık ailesiyle tanıştırır prensesi. Prensin arkadaşlarından biri, "İyi anladık kurbağa oldun da bu saçlar ne böyle? bizden değıııllsın! Prensi kandırabilirsin ama beni asla" der. Buna çok üzülse de ses çıkaramaz prenses.

kurbağa prenses

            Geç vakitlere kadar, dans edip şarkı söylerler, komik hikayeler anlatıp gülerler. Fakat kötü kalpli kurbağanın gözü üstündedir. Günler böylece geçip giderken bir gün kötü kalpli kurbağa prensesin saçından tuttuğu gibi sürüklemeye başlar, bir yandan da birkaç kurbağayla birlikte, dalga geçip gülerler . Canı çok yansa da ağlayamaz prenses, gururuna yediremez. Koşup prensi bulmaya gider. Prens eğlenceye devam etmektedir. Şarkılar söyleyip dans etmektedir. Ne kadar anlatmaya çalışsa da anlaşılamayan prenses, uzaklaşır ve ağlamaya başlar. "Tamam eğlenecektim de bunları hesaba katmamıştım. Hem ailemi de özledim. Bu halimle geri de dönemem. "

             Ertesi gün ve diğer günlerde, yine aynı kurbağaların aynı alaycılıklarına dayanamayan prenses, dere kenarından yürüyerek ormanın içerisine doğru ilerler. Büyük ağaçların gökyüzünü kapattığı karanlık bir yere gelir. Orada yaşlı ve çirkin (Neden öyle yazdım çünkü hep öyle olmak zorunda!) cadıyla karşılaşır. Cadı neden ağladığını sorar. Prenses başından geçenlerin tümünü cadıya anlatır. Cadı ona ormandan kaçmasını söyler. "İyi de ben bu halimle nasıl  geri dönerim, Hem kral babam beni artık tanımaz, ona benim güzel prenses olduğumu nasıl anlatırım" der. Cadı çok iyi kalpli biridir. "Üzülme kızım, sen benim dediğimi yap, bu orman büyülüdür. Bu ormandan çıkarsan her şey normale dönecek. Burada kaldığın için böyle ümitsizlik içinde bocalıyorsun. Kurtulmak için şu yolu takip et ve bana güven" der. Prenses, çaresizlik ve ümitsizlik içinde, gözlerinde yaşlarla ormanı terk etmek zorunda kalır. Büyülü ormandan çıkmasıyla birlikte sisler, bulutlar, şimşekler ve hoooop eski haline döner.

             Ancak kalbi çok kırıktır. Hiçbir şey artık eskisi gibi olmaz.  Böylece bu hikaye de drama dönüşmüştür. Günler, aylar geçer ancak, prenses kurbağayı ve ormanı unutamamıştır. Özlediğini hisseder ve yine bir gün ormana tekrar gitmeye karar verir. Uzaktan dereyi ve kurbağaları izler. Ayakkabılarını çıkarıp ayaklarını suya sokar. Kurbağa yine her zaman olduğu gibi vıraklayıp zıplayıp durmaktadır. Yavaşça yanına yaklaşır ve kurbağaya "Nasılsın kurbağacık beni tanıdın mı?" der. Bu kez kurbağa zıplayıp prensesin kucağına gelir. Prenses şarkı söyler kurbağaya, o da sanki dinliyormuş gibi prensesin kucağında hiç kıpırdamadan durmaktadır.

            Kurbağa birden zıplayıp prensesi öper. yine aynı gürültü patırtı... Bu kez sonuç çok daha ilginçtir. Birden kurbağa bir prense dönüşür. Prenses şaşırır tabi ki. "Neden benim başıma masallardakinin aynısı gelmiyor? Nasıl bi insanım ben ya!" Prens:"Sana şimdi her şeyi baştan anlatayım beni iyi dinle. Beni kötü kalpli bir cadı buraya hapsetmişti. Bir prenses seni bulup öpüp seni bu halinle sevdiğinde, eğer tekrar geri dönerse eski haline döneceksin" demişti. "Bu mümkün değildi fakat sen benden vazgeçmedin buraya tekrar geldin. Şimdi komşu krallığın bu prensi seni asla terketmeyecek" der.

             Mutlu son.

15 Mart 2017 Çarşamba

NEDEN BLOG TUTUYORUM

           
blog yazarlığı

             Blog Tecrübem'in "Peki siz neden blog tutuyorsunuz?" ve Hikaye Kalpli Kadın'ın da kendi yaptığı yayında bahsettiği Blog Tecrübem Soruyor: Peki siz neden blog tutuyorsunuz? ile ilgili olarak, o sıralar ben de bu konuda bir yazı hazırlıyordum. Bu hoş tesadüfün üzerine neden yazdığımla ilgili hikayemi aslında "Hakkımda" bölümünde anlatmıştım ama nedense ekleme gereği duydum.

             Açıkçası çocukken şöyle kafamı kitaptan kaldırmazdım, böyle yazı yazardım, öğretmenlerim aferin üstüne aferin derlerdi diyemeyeceğim. Abartmaya gerek yok, o kadar değildim yani. Fakat ilkokul öğretmenimizin bize sunduğu, içinde her türlü masalın olduğu, yaşadıklarına o zamanlar kesinlikle inandığım hikaye kahramanlarının anlatıldığı o kitaplar, unutulmazdı. Aklım estikçe bir yerlere bir şeyler karalıyor değildim. Derste kompozisyon konusu verdiklerinde yazıyordum. Bir kere de, neden olduğunu o zamanlar anlayamadığım, -çocuk aklı işte verilen hediyeyi beğenmediğim- bir yarışmada, ilçede ikinci olmuştum. Sonra ne siz sorun ne ben söyleyeyim. Bir daha mektup ya da ders notu yazmak dışında, elime kalemi almadım desem yeridir. Ancak bu klavye denilen şeyi iyi ki de icat etmişler yahu. Harika bir şey. Yazıyorsun bir tuşla siliyorsun. Düzeltmeler filan nasıl keyifli. Nostaljiden doğallıktan yana olanlar hayal kırıklığına uğrayabilirler fakat ben içimden geleni söylüyorum. Kâğıtlar bana göre değil.

              Gelelim neden yazdığıma. Ben de bir anlasam. Sebebi yok. Uzun süredir bir çeşit hastalığa tutulmuş gibi içimdeki yazma isteği durdurulamaz. Şimdi, çocukluğumdaki günlerimde, kafamdaki gürültüyü bir kağıda dökmediğim için aslında çok hüzünlü olduğumu düşünüyorum. Dıştan bakıldığında görünen bir hüzün değildi de içeriden benim  yaşadığım bir haldi bu. Bir de o insanların çeşitliliği, herkesin ayrı dünyalarda yaşamaları  inanılmaz geliyordu bana. Hep konuşuyordum kafamda ama duyulmuyordu. Neden sonra anlıyorum ki yazsaydım kurtulacaktım o gürültüden . Bilemedim işte o zamanlar, yazmak iyi bir şey değildi ve hiç iyi olmadı zaten, kim yazdıysa cezasını çekti.

             Sonra bir gün düşündüklerimi yazdığımda rahatladığımı gördüm. Bu ilk defa bir kıtayı keşfetmişçesine, hayret uyandıran bir şeydi. Nereden akıp geliyordu ve neden daha önce bunu hiç denememiştim. Bir de suçlu gibi hissetmek... Bu da yukarıda bahsettiğim gibi, fikirlerini yazanların her zaman başlarının dertten kurtulamadığını görmenin verdiği bir duygu, belki de kendine yakıştıramamak mı bilmiyorum. Ayıptı sanki ve söylenenler, bana zarar verecekti. Hayır. Ne yazmak ayıp ne de biz o anki duygularımızla kaleme aldığımız hikayelerimiz ve  yazılarımızla kendimize zarar veriyoruz. Yapmak istediğimiz ne ise onu yapıyoruz sadece.

             Hikaye yazarken illa da yazdığımız şeyleri yaşayacağız diye bir şey yok. Bazen olmadığımız karakterleri aktarırız. Bazen bir şeyler anlatmak istiyoruzdur. Bir şeyler okumuşuzdur, dinlemişizdir. Bazen de nasıl geliyorsa, bir anlam ya da amaç gütmeden yazabiliyoruz. Demiyorum ki, ben çok edebi şeyler yazıyorum, kelimeler elimde dans ediyor. Açıkçası benim kafamdaki gürültü inanılmaz. Sürekli bir şeyler düşünüyorum. Bunları illa ki bir kağıda, yani klavyeyle bilgisayara aktarmak zorunda kalıyorum. Okunsun tabi ki isterim fakat bu beklenti, beni yazmaktan alıkoymuyor şimdilik.

              Blog hakkında en ufak bir bilgim yoktu. Aklımdan geçenleri, bir yerlerde paylaşmak istiyordum. Kurduğum cümle sayısı fazlaydı. Diğer sosyal medya türleri bu nedenle bana göre değildi. Araştırmaya başladım ve ilk olarak internetten yazı yazarak para kazanmanın anlatıldığı bloglarla karşılaştım. (Aslında bu uzun bir hikaye, belki bir başka yayında bu ayrıntılara girerim.)

             Google Plus'ta Cem Kazan'ın Yaşamdan Yazılar Bloguyla karşılaştım, İlk incelediğim blog diyebilirim. Belki kendisi hatırlamaz ama ufak da bir yorum yapmıştım bir yayınıyla ilgili olarak. Araştırmalarımın sonucunda bayâ bir süre geçti bu arada. Cesaret edip bloğumu açtım. Sonra Sevgili Ece Evren'in bloğunu tanıdım. O da başka blogları sayfasında paylaşıyordu. Paylaştığı blogları takip etmeye başladım. Bir iki yorum yapayım derken arkası geldi. Gerçekten de blog camiası birbirine her zaman destek olan sevgi dolu insanlarla dolu. Blog açmak isteyenler okuyorlarsa, korkmayın derim. 

             İşte benim blog hikayem böyle. Şunları da eklemek istiyorum:

             Kalabalık içinde beni anlayacak bir azınlık için yazıyorum. Acımı hafifletmek için, eksikliğimi gidermek, özlemimi azaltmak, daha yakın olmak için yazıyorum. Derdimi anlatmak, derdini azaltmak için yazıyorum. Ben buradayım yalnız değilsin demek için. Ben seni görüyorum, değer veriyorum, anlamaya çalışıyorum. Bu böyle gitmeyecek, düzelecek diyorum. Eski günlere değil çok daha iyi günlere gülümsüyor olduğunu anlatıyorum sana. Mutluluk seni bulacak, saracak, buna eşlik eden göz yaşları bu kez sevinçten olacak. Önemli olan insan olmak, gerisi boş diyorum. Gerçek dünya acımasız, sen de bu dünyadaki acımasız kişi olma diyorum. Pişman olmayacağın bir hayat yaşa kim olursan ol, ne yaparsan yap, seni seviyorum, yeter ki iyi bir insan ol diyorum . Biri kafama silah dayıyormuşçasına, yazmadan ölecekmişçesine, delirmekten korkarcasına, tedavisiz hastalık, çaresiz dert, karşılıksız aşk gibi...

              Belki bir gün yazacak hiçbir şey bulamayacağım. O güne kadar buradayım, beklerim.


11 Mart 2017 Cumartesi

BESLENME ALIŞKANLIKLARIMIZI DEĞİŞTİREBİLİRİZ

         
beslenme
            Kilo alan bir kadının yaşadığı zorlukları anlatmıştım bir hikayemde. O haliyle, yaşadığı kötü hislerin farkına varılmasını istemiştim. Başkaları tarafından nasıl algılanabildiğini, bu durumun onu ne kadar mutsuz ettiğini anlatmıştım. Bir çok kişi bu hikayeyi okudu belki. Okumayan varsa buraya linkini atıyorum. Beni Böyle de Sever misin?

            Bu hikayeyi yazarken amacım güzel bir ruha sahip olmanın, güzel bir bedene sahip olmaktan daha önemli olduğunu anlatmaktı. Hayatımın hiçbir döneminde kilolu olmadım. Olmadım çünkü yemeye aşırı düşkün değilim. Aslında yemek yapmayı severim. Özellikle tatlı, pasta, hamur işi  yapmak bana terapi gibi gelir. Bir de yapılan yemekler hakkında yorum yapmaya bayılırım. Yerken içinde ne var hissetmeye çalışırım. Bu bana çok eğlenceli gelir.

            Abur cubur sevmem, ara öğüne hiç alışık değilim. Akşam belli bir saatten sonra asla bir şeyler atıştırmam. Porsiyonlarım da ufaktır. Kime göre ufak? Neyse sonuçta kilo almam. Zayıf da değilim normalim işte.

            Diyetisyene oldukça fazla para veren kısa bir süre için sonuç alan arkadaşlarım var. Onlarla konuştuğumda hep ara öğünler üzerinde duruyorlar. Neredeyse mideleri hiç boş kalmıyor. Bazen diyete spor da ekleniyor fakat kısa süreli zayıflıyorlar. Bir gün arkadaşıma dedim ki: "Sen yıllardır diyetisyenlerle çalışıyorsun. Fakat sürekli zayıflamakla meşgulsün. Benim kilo sorunum yok. Sadece çok ve sürekli yemiyorum. Bir de akşam yemiyorum o kadar. "Arkadaşım ısrarla diyetisyenin dediklerini tekrarlıyor. "Ara öğün şart". "Kardeşim yıllardır aynı şeyleri uygulamaktan bıkmadın mı? Bir kere de beni dinle. Demek öyle olmuyor. Ne kaybedersin?" Diyetisyenler insanı hipnoz ediyor olmalı.  Eminim diyetisyenlere gidenler ve belki beni okuyan bir diyetisyen, "Sen ne biliyorsun ki diyecektir."

            Dr. Mehmet Öz, bir gazeteye verdiği röportaj'da şunları diyordu;

"- Yakın arkadaşım. ‘Wolverine’ filmini çekerken kas yapıp kilo alması gerekiyordu. Film bitince de o kiloları vermek istedi. Formülü ne biliyor musun? Günde aşağı yukarı 14 saat hiç yemek yemiyor. Sabah diyelim ki dokuzda yiyor, akşam da altıda. İkisinin arasında yemeğini yiyor ama akşamdan sabaha kadar bir şey yemiyor.

Ama bize “Az az ama sık yemek sağlıklı” diyorlar.

- Mantıklı değil ki. Atalarımız bizim gibi sürekli bir şeyler yemezdi. Zaten mağarada buzdolabı mı vardı ki kalkıp kalkıp atıştıracak. Hugh’un yöntemini ben de uyguluyorum. Günde 12 saat kadar yemek yemiyorum. Buna uyku dahil tabii.

Bünye ne tepki veriyor?

- Vücut alışıyor. Hatta gece geç vakit çok yediğin zaman, sabah daha aç kalkarsın. Ama 12 saatin sonunda değerlerin normale dönmüş oluyor. Hafif bir şeyler atıştırıyorsun, yetiyor."
Tamamını okumak isterseniz buradan ulaşabilirsiniz.

            Şimdi gerçekten kilo vermek istiyorsunuz ve bunu hiçbir zaman başaramadınız mı?  Diyetisyene gittiniz fakat olmadı mı? Su içsem yarıyor mu diyorsunuz? Benim dediklerime yani benim değil de Dr. Öz'ün dediklerine bir kulak verin. Ben yıllardır bunu yapıyorum. Bir kötü alışkanlığım vardı. Çayı şekerli içiyordum. Yaklaşık üç yıldır tamamen bıraktım. Başta gerçekten dayanılmaz, tatsız bir deneyim yaşıyorsunuz. Bu gerçekten zor oluyor. Biraz bu konuda yol aldıktan sonra artık geri de dönemiyorsunuz. Çünkü bu kez şekerli de içemez hale geliyorsunuz. Fakat sabredip sonucu beklerseniz, şekerden kurtuluyorsunuz.

             Şekeri hayatınızdan çıkardıktan sonra, geriye beslenme alışkanlığını değiştirmek kalıyor. Yıllardır bu şekilde fazla kilolarla savaşmak zorunda kalmadan kendimce bir tarz geliştirdim. Tavsiye ediyorum.
         




         

         


8 Mart 2017 Çarşamba

KADIN OLMAK BÖYLE BİR ŞEY

       
kadın olmak


            Çocuk olmana asla izin vermezler. Doğduğun andan itibaren ileride bir kadın olacağın her türlü çirkinlikle sana hatırlatılır. Bazen yakın akrabadır bazen de komşun, bakkalın sahibi, belki çırağı...

             Korku hikayeleriyle büyürsün sonra. Şoför amcalar, tanımadığın adamlar şeker, dondurma, çikolata almak bahanesiyle alıp bir yerlere götürürler. Bilemezsin orada sana neler neler yaparlar. Kocaman adamlar, kirli eller ve pis bıyıklar, gözlerinin önünden hiçbir zaman gitmez. Gündüz dünyada gece rüyanda peşindedirler.

           İnsan değilsindir de bir oyuncaksındır. Kuluçka makineleri doğar, büyür ve çalışır. Issız sokaklarda bekler birileri, dışarı çıkmaya korkarlar. İnternette dolaşır bazıları isimsiz, sahtedirler, fırsat kollarlar. Bir resim, bir videodur istedikleri ya da ilgi. İstediklerini alamazlarsa yersin küfrü, hakareti.

           Okurlar meslek sahibi olmak için. Okulda babacan(!) öğretmenleri onlara özel ders anlatmak için ıssız odalara çağırırlar, kucaklarına oturturlar. Genç kız olduklarında moral vermek için(!) sarılırlar öğretmenler, saçlarını okşarlar, fırsat bulurlarsa yanaklarını sıkarlar. Yeri geldi mi taciz kokar sözleri. Konuşma derler sus, kimse duymasın, örtbas edilsin, kurum kirletilmesin.

           Çalıştıkları şirkette patronlarının talepleri arttıkça artar. Verilen işi yapmak yetmez de biraz rahatlatılmak isterler. Başbaşa kalmak isterler. İtiraz edince işten çıkarılırlar. Şikayet ettiklerinde karalanırlar. Arkadaşları abanır üstlerine fırsat buldukça dokunmak isterler. Kaçamazlar, yanlış anlamamalıdırlar, başka bir şey düşünüyorlarsa onlar kötü niyetlidir ama dokunanlar iyi...

         

         
kadın olmak

               Anne olurlar korkarlar kızları için. Başlarına bir şey gelecek korkusuyla bir yere göndermek istemezler kızlarını. Hep bir endişe vardır akıllarında. Hava kararmadan evde dizlerinin dibinde olmalıdırlar.

               Aldatılırlar, susarlar. Bunu bir utanç gibi üzerlerinde taşırlar. Ne de olsa sebep hep kendileridir. Güzel olmak da yetmez her zaman vardır daha güzeli. Ruhlarına ve bedenlerine sahip olunduktan sonra bir kirli paçavra gibi atılırlar.

               Yalnızlıktan korkarlar, sevgisizlikten ve ilgisizlikten. Ön yargıdan, anlayışsızlıktan yorulurlar. Tükenirler ve öldüklerinde dinlenirler.


NOT: 8 Mart Kadınlar gününüz kutlu olsun. Yukarıda yazdıklarım süslü onlarca lafın arasında kaybolup gitsin. Yüceltilsin kadınlar yine, cennet ayaklarına serilsin. 

2 Mart 2017 Perşembe

BİTMEK ÜZERE OLAN BİR HAYAT

     
ölüm

       
          Yatağından doğrulur gibi yaptı. Gözlerinin içi gülüyordu. Yüzüme baktı. Sanki bir şey demek istiyordu. Ben de gülümsüyordum. Basit, oldukça sıradan ama gerçekte var olmak ve bunu sürdürebilmek için ihtiyacımızın kesinlikle olduğu, dünyanın oksijeninden  son bir nefes daha aldıktan sonra başı yastığına düştü. O bir kara delikti ve tüm dünya içine düştü. Hayatın anlamsızlığı bir kez daha karşıma çıkıyordu. Ne kadar kısa ve komikti hayatlarımız. Bir kelebeğin ömründen farksızdı. Kelebeğe bir günlük bahşedilen muhteşem güzellikteki hayatının yanından bile geçmiyorduk.

           O çok iyi bir insandı ömrünü en güzel şekilde tamamladı ve gitti.

           Onu ilk kez ilaç kokusunun eşlik ettiği, tüm misafirlerin ölümü beklediği, acının  göz yaşına eşlik ettiği hastane odasında gördüm. Cam kenarındaki yatağına uzanmış, beyaz teni, döküldükten sonra yeni yeni çıkan kır saçları vardı. Tatlı gülümsemesi ile ne kadar da cana yakın duruyordu. Doktorlar kolon kanserinin son evresinde olduğunu, yapılabilecek bir tedavinin olmadığını komşusuna bildirdiklerinde komşusu, son günlerinde ona eşlik edecek iyi birini aradığını arkadaşıma söylemişti. Benim de fazlasıyla işe ihtiyacım olduğundan çok, kimsesi olmayışına içlenerek kabul etmem, bizi bir araya getirmişti. İyi biri olduğuma emin değildim fakat kesinlikle benim ona ihtiyacım vardı.

            Kimsesi yoktu. Ne bir çocuğu, ne de yanında kalabilecek akrabadan birisi. Komşusu dışında  yakını olmadığı için ve maddi durumu da kötü olduğundan, hastaneye götürülmesi bile desteğe muhtaçtı. Bir kardeşi vardı Ankara'da oturan. Ondan para geliyordu gelirse. O para da bakacak kişiye ayrılmıştı.

            Hastanede oda arkadaşlarının ve kendisinin içinde bulunduğu durumda bile, ümitsizlik ve çaresizlik onun yanından geçmiyordu. Yemek yiyebilecek, tuvalete gidebilecek gücü vardı ya bu ona yetiyordu. Hasta arkadaşları ve hastane personeli tarafından seviliyordu. Komşuları iki günde bir gelip halini hatrını soruyor, ihtiyaçlarını karşılıyordu. Sabah yanına erkenden gidip, akşam yemeğini yemesini sağladıktan sonra eve dönüyordum. Neden kendisine bakabilecek bir yakını yoktu? Neden hiç evlenmemişti? Bu sorular aklıma geliyor fakat soracağım soruların onu incitmesinden korkuyordum.

            Bir gün, gözlerini cama dikmiş dışarıyı seyrederken, bana "Aslında çocuklarım da olabilirdi. Burada yanımda olmalarını isterdim. Senden memnunum fakat çocuklar başka olur. Ardımdan beni anacak, unutmayacak, torunlarıma birlikte geçirdiğiniz zamanlardan hikayeler anlatacak bir evladım olabilirdi" dedi. Gözlerinin biraz nemlendiğini fark ettim. "Tabi çok güzel olurdu. Ama bu kez sizinle tanışma fırsatını kaçırmış olacaktım" dedim. Hayatının son demlerinde olduğunu çok iyi biliyordu. Hazır gibiydi sanki. "Geçmişi değiştiremem" dedi. "Öyle olması gerekiyordu oldu. Gençliğimde benim de hayallerim vardı. Evlenebilirdim iyi bir aile kurabilirdim. Karşıma iyi insanlar da çıktı belki ama hiçbir zaman cesaret edemedim. Biri vardı onu sevmiştim olmadı ama. Ondan sonra da kimse olamadı zaten. Kaderin önüne geçilmiyor kızım.  Sanma ki kötü bir hayatım oldu. Başka türlü de olabilirdi diyorum o kadar. Bir söz vardır bazen düşünürüm. Seçtiğin yol senin kaderindir." Bu söz beni oldukçe etkilemişti. Hani kaderim böyleymiş deriz ya, biraz da kaderimiz için yazılacak yazıyı biz şekillendiriyoruz. Seçimler kaderimize etki ediyor.

                "Biri benim hikayemi yazarsa şöyle bitirsin." dedi.

                 "Ben onun yanına hiç gidemedim ve gözlerinin içine bakamadım. Beni hiç tanımadı. Kalan ömrünü bensiz yaşadı. Ben onsuz öldüm."

NOT; Aslında bu hikayenin çıkış noktası bana böyle bir iş teklifinin gelmesiydı. Ben o işe gitmeyi o kadar çok istedim ki bunu size anlatamam. Fakat benim yerime başka birini bulmuşlardı. Ben buna çok üzüldüm tabi. Sonuçta o hastanın yanına aslında hiç gidemedim ve yardımcı olamadım. 

22 Şubat 2017 Çarşamba

BLOGGER SORUNLARI

blogger
         
         

             Merhaba Arkadaşlar;

            Blog yazmaya başlayalı çok olmadı ve yeterince tecrübe sahibi değilim fakat şimdiye kadar yaşadığım sorunları ve edindiğim bazı izlenimleri sizlerle paylaşmak istiyorum. Bu ve benzer konularda sizlerin de paylaşmak istedikleriniz ve tavsiyeleriniz varsa vakit ayırıp yorum yazarsanız çok sevinirim.

            Yaşadığım en önemli sorun, izleyici panelinden beni izleyenlerin blog adreslerine ulaşamamak. Google'da aratmak zorunda kalıyorum ve bu zaman alıyor. Bazen belirtilen isimlere ait bloglara hiçbir şekilde ulaşamayabiliyorum. Bu nedenle beni izleyen arkadaşları, bazen izlemek mümkün olmuyor. Bazen de evet blog adresine ulaşıyorum bu kez hata mesajı ile karşılaşıyorum ki tekrar bu konuda yaptığım işlem çok gecikiyor. Her zaman bilgisayarın başında olamıyorum. Özellikle şu son bir buçuk ayda ancak yayın hazırlamak için bilgisayarı kullanabildim.
plus


           Google Plus'tan çevrelerden de beni eklerseniz yayınlarınızı okuma şansım daha fazla olabilir diye düşünüyorum. Sizde de oluyor mu bilmiyorum takip ediyor bile olsam daha sık yazanlar nedeniyle diğerlerinin yazılarını göremeyebiliyorum. Bu sorun da yine Plus'ta paylaşım yapılarak giderilebilir belki. Buradan daha çok yayın paylaşımını eleştirdiğim çıkarılmasın. Kesinlikle öyle değil. Bu, üretkenliğin daha fazla olduğunu gösterir. Herkes sık paylaşım yapamayabilir bu, hazırlanan yazının türü, teknolojik sorunlar ile de ilgili biraz.

Blog okumak

            Benim en fazla önem verdiğim konu, yayınların okunması. Bu benim için çok önemli. Sizler bir paylaşımda bulunduğunuzda, bunu mutlaka okumaya çalışıyorum. Bazen yorum yazmadığım olabiliyor ama takip ettiklerimi okumak için büyük çaba gösteriyorum. Hepsi bana bir şeyler katıyor. Bana göre paylaşılan her yayın -muhtemelen onca işin arasında- emek harcayarak hazırlanıyor olması açısından çok önemli. Bu emeğin en önemli teşekkürü, okunması. Bazı yazarların, bu gösterilen çabaya karşılık yeterince değer görmediğini üzülerek fark ediyorum. Bunlar içerisinde çok takipçisi olan da takipçi sayısı daha az olup gerçekten güzel yazanlar da var. Öyle içten yazıyorlar ki her okuduğumda, bir sonraki yazıda nelerden bahsedecek acaba diye düşünüyorum.

            Google Plus'ta paylaşım yaparken en büyük rahatsızlığım, aynı anda birden fazla toplulukta, koleksiyonda vs bunu gerçekleştirememek. Bu da profilimde aynı konuda bir çok kez yayın paylaşımı demek oluyor ki oldukça rahatsızlık verici. Bunu uzmanlarla paylaştığımda yapılacak şu an için bir şey olmadığı söyleniyor. Siz bu konuda ne düşünüyorsunuz?

            Eğer Blogger yorumlarını Google Plus'a bağlamışsanız, her paylaşım sonrası sadece sizin kendi paylaşımlarınız bile yorum panelini kaplıyor. Bir de onayladıktan sonra yayınlama gibi bir şansınız bulunmuyor. Goggle kendisi denetlediği için, yorumların bazılarını spam olarak algılıyor ki bu genellikle link içerenler olabiliyor, link verilmeden yapılan yorumlarda da aynı şey olabiliyor ve ben bazı yorumları gizlenmiş buluyorum. Bu da çözülmeyi bekleyen bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Diyeceksiniz ki yorum tercihini blogger olarak seç. Bildirimlerde daha belirgin olarak gözükmesi, yapılan yorumların da başkaları tarafından görülebilmesi, artılama imkânı (artılarla ilgili yaşanan problemlere de ayrıca değinilebilir şimdilik geçiyorum) açısından bunu daha fazla tercih ediyorum. Belki ileride değiştirebilirim de. Değişiklik yaptığımda yapılan tüm yorumların silindiğini düşünüyordum ama öyle olmuyormuş.

Teşekkürler

            Beni dinlediğiniz için teşekkür ederim. Sizlerin de bu konularda fikirlerinizi, eklemek istediklerinizi öğrenmek isterim.
         


16 Şubat 2017 Perşembe

SADECE DİNLİYORUM

            Yardım denilince nedense insanların aklına sadece para geliyor. Oysa bazen yardım, ağlayan, uğradığını düşündüğü haksızlıklara isyan etme noktasına gelmiş birinin derdini dinlemektir. Onu, orada yağan yağmurun ve soğuğun eşliğinde denize bakarken bulabilirsin. Dokunsalar ağlayacak dedikleri bir ruh haliyle uzaklara bakıyordur.

            Neden bu kadar üzgünsün?

            Seni bu hale kim ya da kimler getirdi?

            Sebebi, kendin olduğuna öyle çok inandırmışsın ki  bundan bir türlü kurtulamıyorsun. Belki de yanlış olan başkaları ve sen sadece iyi olmanın fakat bir türlü karşılığını alamadığına kanaat ettiğin fedakârlığının -ki bunu gerçekten karşılıksız yaptığınla ilgili ufak bir testten geçiyor olabilirsin- sonucu olduğunu düşünüyorsun.

            Bir dakika dur ve düşün. O öyle değil. Kolay bir hayat yok.

            Biliyor musun herkesin ayrı bir dünyası ve bunun içinde yoğrulduğu bir kazanı var. Aynı dünyayı paylaşan, teğet geçen hayatlarda, birbirine karışmayan, sınırları kendine ait ayrı evrenlerde arz-ı endam ediyor insanlar.

            Bak hayatın alt üst olması da bir hayalden ibaret olabilir. Bu, seni daha güçlü kılacak bir başka dünyaya taşıyan basit bir tren. Sen, başka dünyaya adım atmamakla, kendini güvende hissediyor ama bir o kadar da ümitsiz duygular içinde adına yaşamak dediğin her biri birbirinin aynı olan günlerinin gittikçe azaldığını fark etmiyorsun. Yola çık. Bilet almana da gerek yok. Fakat bu kez, yaşadıklarından çıkardığın paha biçilmez derslerle yeniden başla her şeye.

            İnsanlara derdini anlattığında, sana kendi dertlerinden dem vuruyorlar. Ben seni dinliyorum. Başka hiçbir şey yapmadan dinliyorum üstelik. Dilimin ucuna gelmiyor mu, geliyor. Bilinçli olarak konuşmuyorum ve sadece sana odaklıyım. Kendini iyi hissedene kadar da bu böyle olacak.

            Tesadüf yok hayatta. Bizim karşılaşmamız da gayet planlı olmalı. Sen seni anlayacak birini arıyordun, ben de o gün orada seni yargılamadan dinlemek için bulunuyordum. "Yargılamadan dinlemek" ne kadar da güven veriyor insana. Diyorsun ki aslında, "Seni her şeyinle kabul ediyorum. İçinde bulunduğun halin nedenleri ile ilgilenmiyorum. Seni yaşadığın hiçbir şey için suçlamıyorum."

             Face"te, içinde martıların ve denizin olduğu, "Vazgeçemediğim keyif " diye paylaştığın o süslü yalanı kimse umursamıyor. Seni gerçekte umursayan bir kişi var, bir de o an orada bulunan ben. Öyleyse seni gerçek sevenlerin dediklerini dinle.

7 Şubat 2017 Salı

İNSAN ve ŞEYTAN

       
insanın aldanışı ve şeytan


        Milyarlaca yıl geçti belki de. Tüm evren yaratılmadan önce miydi yoksa yaratıldıktan sonra mıydı tam olarak ne  zamana denk geliyordu onu bilemiyorum. Yani ruhlar önce miydi sonra mıydı? Yoksa her şey hazır mıydı? Fakat kötülük yokken orada ne güzeldi her şey. Şeytan o ara nerdeydi? Hangi iyi haliyle bulunuyordu yanında?

       Gerçek yüzünü göstermesi için biri gerekiyordu. O değersiz bedene baktı ve beğenmedi küçümsedi onu. Kendi kadar değerli ve güzel değildi. Kimdi ki? Var olmamalıydı. Kendi gibi mükemmel biri varken üstelik. Lakin sevilen o değersiz bedendi. Niye beni değil de onu diyordu beriki. Nefret ediyordu. Yok etmek bile yeterli değildi. Gözden de düşürmeliydi. Ben yaratılmışların en üstünüydüm, var mıydı aklıma, hızıma yetişecek?  Sonra düşündü hızla, ondaki zayıflığı göstermeliydi ki anlaşılsındı değersizliği, basitliği. Küçük mutlulukların peşinden koşup, yarınını düşünemeyen zavallılığını ortaya çıkardığında yine tek başına olacaktı zirvede. Öyle bir oyun planlamalıydı ki herkese rezil olsun ve yeterince malzeme çıksın, aşağılanmış olarak kovulmanın ne olduğunu bilsindi.

         Mükemmelliğini zekasını, göstermeliydi. Ne kadar akıllı ne kadar inanılmazdı varlığı. Senaryo basitti, fakat kötülük bilmeyen saf bir insanı kandırabilecek kadar da karmaşık. Ve oynadı oyununu. Gülümsedi, güven verdi, yeminler etti, inandırdı, vaatlerle döşedi yolu. Güller döktü sonra. Aşk dedi, mutluluk dedi, sen hak ettiğin yerde değilsin dedi. Bundan daha güzeli var dedi. Nereden bilsin yalanı bizimki? Daha önce hiç söylememişti. Oyun da bilmezdi üstelik öylesine dupduruydu ve varlık yeniydi onun için. Olduğu gibi davranmayı biliyordu. Aşkın elinden tuttu ateşe yürüdü ve sürgüne gönderildi.

         Kaç yıl oldu kaç mevsim geçti bilinmez. Acıyı, pişmanlığı, ayrılığı öğrendi dünyada. Dağların büyüklüğünü, yolların uzaklığını, varlığının küçüklüğünü öğrendi. Affın derinliğine sığındı gecelerde. Yıldızlarla konuştu yalnızlığını paylaşsın diye. Kimse dindiremedi içindeki boşluğu. Sonra anladı kimden ayrıldığını ve tekrar yalvardı.

         "Ey Rabbim, beni kendinden kopardın sonra buralara attın. Beni uzaklaştırdın kendinden. Şimdi öyle kimsesizim ki. Anladım şimdi, senden başka yok." Sonra bir ışık gördü içinde, karanlığı aydınlatan. Terk edilmemişti hep O'nunlaydı. "Herkes gelip geçici, bir sen varsın."  Hepsi imtihandan ibaretmiş acılarla olgunlaşırmış insan. Öncesi olmayan varlığının tek sebebi, içinde keşfedilmeyi bekleyen bir yol bulmakmış O'na ulaşan... O'nu bulduğunda da ne istiyorsa ayaklarının önüne serildi hepsi. "Bu da bir imtihan" dedi. Şaşırmadı, sendelemedi.

          Tekrar unuttu, unutmak onun en kolayına giden şeydi. Bu kez tekrar fısıldadı kulağına Şeytan, "Öldür, yak, yık, kül et hepsini. Değil mi ki senin sözünün önünde kimse duramaz. Herkes seni dinlemeli. Ahlaksızlıkta sınır tanıma, her şeye sahip ol, acıma!" Bizim zavallı kaptırdı kendisini benliğe. Denileni yaptı hem de seve seve. Sonra döndü yaptıklarına bir baktı ki insanlığı da orada yanmış.

        Bir gün insan yaptıklarına bakmak istediğinde bakılacak bir şeyin kalmadığını, gözlerinin, belki de kendinin de yitmiş olduğunu anlayacak. Haline üzülecek kimse kalmayacak yer yüzünde.

        Şeytanın oyunu bitmez herkesle oynar. Sonra insana bakar.  Öyle ileri gitmiştir ki insan.
Seytan, "Ben Allah tan korkarım der."

         İşte ben o zaman için diyorum. "Belki  Şeytan secde ediyordur artık önünde. Benim yapamadığımı, yapamayacağımı belki cesaret edemediğimi, düşünemediğimi de yaptın.

         "Tebrikler insan."

       NOT: Bu benim yaklaşık iki ay once yazdigim bir  yaziydi. Bu konunun da siyasate alet edildigini  şaşkınlık icerisinde izledigim bir videoyla ogrenmis bulunmaktayim. Once sileyim dedim.  Sonra vaz gectim. Iste insan bu şekilde aldanıyor. Her seyi cıkar amaçlı kullanmayalım. Yanlış...


3 Şubat 2017 Cuma

ANANASLA GEZİNTİ

         
Sosyal deney


           Geçen gün yine ananasın boynuna tasmayı geçirdim. Uzak akrabayı ziyarete gitmek için evden çıktım. Öyle ananas deyip geçmeyin, kendisi oldukça evcildir. İnsanlara saldırmaz, birine zarar verdiğini şimdiye kadar gören olmadı. Zavallıcık sessiz sessiz yanımda duruyor. Kimseye zararı yok billahi.

            Metroya bindik birlikte. Ayakta gidiyorum tabi. Yer verecek bir centilmen de çıkmadı. Bir yandan da açtım müziği dinliyorum. Arkamda duran adam omzumdan dürttü. "Hanfendi, hanfendi, az öteye gidin ananas ayağıma çıkıyor." "Yok." dedim "Yapmaz öyle şey" Bizim tartışma büyüdü. Çevreden müdahale edenler, müdahale edenlere müdahale edenler derken, yerde duran masum ananası aldım, öbür vagona geçtim. Tartıştığım adam da arkamdan gelmez mi? Bir de bas bas bağırıyor "Bu ayakkabıma işemiş." diye. Belli ki, para istiyor benden, yeni ayakkabı aldıracak. Kıvrak bir hareketle ilk durakta atladım aşağıya, adamdan kurtuldum.

            Olmayacak bu böyle otobüse bineyim bari dedim sonra. Sahil yoluna çıktım otobüs için. Durağa geldik, nasıl kalabalık.  Bu kalabalığı hangi otobüs alır? Kesin biz dışarıda kalırız diye içimden geçiriyorum. Otobüs geldi ben sıranın sonundayım. Yaşlı teyzeler, amcalar, çocuklu kadınlar ve onların arkadaşları otobüse bindikten sonra ayağımı merdivene attım. Elimdeki kartı okuttum fakat şöför elimde tasmayla ananası görünce. "Binemezsiniz onunla otobüse, Yasak" demez mi? "Beyefendi saatlerdir otobüs bekliyoruz. İnanın bende takat kalmadı. N'olursunuz kimseyi rahatsız etmez bu, en ufak bir sorunda ineriz aşağıya" diye dil döküyorum. Yolcular homurdanıyor "Ne zaman hareket edecek bu otobüs işimiz var bizim. Sen de taşıma onu yanında. Şöför ne yapsın kurallara uymak zorunda" Filan diyorlar. Yani bize acıyan yok anlayacağınız. Bu memlekette merhametli insan da mı kalmadı bilmiyorum.

            Beni indirdiler otobüsten, ağlamaklı bir haldeyim sahil yolunda biraz yürüyeyim açılırım belki dedim. Biraz yürüdükten sonra baktım benim ananas,  palmiye ağaçlarına doğru seyirtip duruyor, ihtiyaç molası herhalde deyip peşinden gittim. Neden sonra anladım. Bizimki yerleşik bir düzene geçmek istiyormuş. "Ben seni ne emeklerle baktım, bu hale getirdim, beni terk mi ediyorsun." deyip ağlamaya başladım. "Gel seni bir saksıya dikerim beni bırakma." Bilmiyor tabi onu benim sevdiğim kadar kimse sevmez, özenle bakmaz. Baktım bayağı bir ısrarlı. "İyi o zaman. Tamam. Bak arkamdan gelme. Sonra arasan da bulamazsın beni." dedim.

            Kimseye fazla değer vermeyeceksin azizim. Böyle gözünün yaşına bakmazlar işte.




Not:  Orta Doğu Teknik Üniversitesi psikoloji bölümü son sınıf öğrencisi Elif USTA isimli öğrencinin yaptığı sosyal deneyi okuduktan sonra böyle bir hikaye yazdım. Sosyal deneyin sonucu tam olarak ne oldu bilmiyorum ama uzun süredir eğlenceli bir şeyler yazmaya çalışıyordum. Bu hikaye çıktı ortaya.

27 Ocak 2017 Cuma

DONALD TRUMP'IN OĞLU BARRON

       
Donald Trump

     
             Bir çocuğa ne yaparsa yapsın ne söylerse söylesin, "Sayko" denilemez. Dünyanın en zengini ve ABD başkanı da olsa, bir babanın kontrol edemeyeceği bir durumu sırf küçümsemek, onunla alay etmek, oğlu aracılığıyla babasını madara etmek ya da paylaşımlarda üst sıralarda görünmek adına bu yapılamaz.
 
             Konunun uzmanı değilim ahkâm kesecek halim de yok şüphesiz. Fakat videoyu izledikten hemen sonra çocuğun belki de otistik olabileceğini düşündüm. Bu olabilir evet. Gelecekte benzer bir durumla karşılaşmayacağınız ne malum. Yani sizin de çocuğunuz, diğer çocuklardan biraz daha farklı olabilir. O güne gidin. Soyunuzu devam ettireceğine, sizin için gurur kaynağı olacağına inandığınız ve bunun gibi çok büyük anlamlar yüklediğiniz çocuğuz, diğer normal denilen çocuklar gibi değilken ve bazı insanlar tarafından alay edilirken uzaktan şöyle bir bakın ona. O an bütün dünya sizin olsa ve size deseler ki, "Sahip olduğun her şeyi verirsen bu çocuk iyileşecek." Her şeyinizi vermek ve o çocuğu iyileştirmek istersiniz. Ama biliyor musunuz otizmin henüz bilinen ve kesin sonuç getiren bir tedavisi yok. Hatta sebebi bile tam olarak bilinmiyor. Bu tür çocukların bir çok konuda diğer insanlardan çok daha üstün yetenekleri var. Sadece insanlarla iletişim kurmada sorun yaşıyorlar.

              Diyelim ki herhangi bir rahatsızlığı yok ve tamamen normal bir çocuk. Yine de yapılanın telafisi yok. Bu sözleri söyledikten sonra artık bir özür yetmez, bin özür de yetmez inanın. Geri döndürülemez bir yanlış var elinizde.

              Babası bir ülkenin başkanı olma yolunda ilerlerken, çocuğun neler yaşadığını kendini nasıl bir psikolojik baskı altında hissettiğini bilmiyoruz. Binlerce kişinin içerisinde, bütün gözlerin üzerinde olduğunu hissetmesi, bir çocuğun kolayca kaldırabileceği bir şey değildir. Videoyu ilk izlediğimde ve altına yazılan "Sayko" ifadesini gördüğümde içimde çok büyük bir acı hissettim. İnanın o paylaşıma beğeni yapanlar belki de on saniyeden daha fazla bir süre düşünmeden beğen butonunu tıklamışlardı. Üzerinde hiç düşünmemişlerdi. Bu insanların, düşünmeden yaptığı  öyle çok davranış, yargıladığı ve aşağıladığı öyle çok insan var ki.  Bu olmamalı, sırf beğeni artırmak için ya da sadece eğlenceli bulduğumuz için, insanlar üzerinde oynamayalım. Varsın o kadar kişi beğenmesin bizi. Bunun için beğenmesin en azından. Bir insan hakkında bir paylaşım ya da yorum yaparken dikkatli olalım. Ortaya çıkabilecek sonuçları düşünelim.

             Öncelikle o sadece bir çocuk...

           

16 Ocak 2017 Pazartesi

BENİ BÖYLE DE SEVER MİSİN? - 2.BÖLÜM

-----------------------------------------------------------------------------------------------------  
  Okumayanlar için  BENİ BÖYLE DE SEVER MİSİN? - 1.BÖLÜM
-----------------------------------------------------------------------------------------------------

              Uzun süren bu depresyon ve halim ortada..
       
              Beni böyle de sever misin?

                                                                   Yeliz

 
             Maili gönderdikten sonra heyecanla beklemeye başladı. Acaba ne cevap verecekti? Beklerken, "Niye inatçılık ediyorum da telefon açmıyorum ki belki de okumayacak mailleri" diye düşündü. İşi gereği e-postasını mutlaka hergün kontrol ederdi Gökhan. Yeliz bir süre sonra uykuya daldı. Ertesi gün, kontrol etti gelen postaları, Gökhan'dan cevap maili gelmemişti. Sonra ertesi gün ve diğer günlerde de. Mutlaka bir sorun olmalıydı, bilgisayarı bozulmuş olmalıydı ya da çok fazla yoğundu işleri. Bu şekilde tam bir hafta geçti. Dayanamayıp telefon açtı, sayısız kez çaldırdı telefonunu fakat Gökhan telefonlarına da cevap vermiyordu. Sabah bir kısa mesaj aldı. Olabildiğince uzun fakat adı kısa olan bir mesaj. "Bak Yeliz benim işimi biliyorsun, farklı ülkelere seyahatlar ediyorum. Saygın insanlarla görüşmelerim oluyor. Ünlü şirketlerin yemeklerine, kokteyllerine katılmak zorunda kalıyorum. Milletvekilleriyle sıkı diyaloglarım var.  Yanımdaki kadının bana ve ortama yakışan biri olması gerekli. Sen kötü bir insansın demiyorum ama bu şekilde olmaz yapamayız. Bu konuyu daha önce konuşmuştuk. Seni de mutsuz etmek istemem. Hoşçakal."

           Yeliz telefonundaki mesajı okuyunca bir yere oturmak ihtiyacını duydu. Midesi bulanır gibi oldu. Gidip bir bardak su doldurdu sonra kendine. "Hayır bu olamaz"dedi. Tekrar telefon açtı. İzah etmek istiyordu bazı şeyleri. Kendisini anlamasını bekliyordu ya da duygularının anlaşılmasını. Bir mesaj daha geldi. "Beni asla arama!" Çaresiz, elindeki telefonu bıraktı. Balkona çıktı hava almak için.

           Tam olarak bir ay boyunca kendisine yazılan mesajı her gün defalarca okudu. Yapabileceği bir şey yoktu. Kabullendi.

            O gece bir eğlenceye davet edilmişti. Yeni aldığı kırmızı elbisesini giydi. Gözlerini ortaya çıkaracak bir göz makyajı yaptı. Saçlarını, aşağıda omuzlarına dökülen bukleleri olacak şekilde taradı. Çıkmadan önce kapının yanındaki boy aynasında kendine şöyle bir baktı. Altı aydır gittiği spor salonunda yaptığı egzersizler çok işe yaramıştı. Mükemmel denebilecek kadar güzel bir vücuda sahipti. Yazdıkları, eski bir tarihe aitti. Gökhan'a aslında bir sürpriz yapmak istiyordu maili gönderirken. Fakat verdiği cevap hiç beklediği gibi değildi.    

           Merdivenlerden aşağı indi. Siyah bir arabanın içinde bekleyen Erdem, hemen arabadan indi. Hızlıca Yeliz'in yanına geldi. Nazikçe elini öptü. Yeliz ona her zaman sorduğu soruyu sordu. "Güzel miyim?" Erdem her zamanki gibi  cevap verdi. "Ruhun kadar değil."

           Altı ay kadar önce tanışmışlardı spor salonunda. Yeliz kilolarıyla başı dertteyken ona en çok yardımcı olan Erdem'di. Her sabah  koşuyorlardı birlikte. Yeliz aksatmadan spora gidiyor, aynı zamanda sağlıklı beslenmesine yardımcı olacak eğitimlere katılıyordu. Ümitsizliğe düştüğü zamanlarda Erdem'e "Sence güzel olabilecek miyim?" diye soruyordu. Hep aynı cevabı almasına rağmen üstelik. "Ruhun kadar değil." Bu söz onu çok motive ediyordu. "Sen sadece var olduğun ve güzel bir ruha sahip olduğun için değerlisin." diyordu Erdem. Dış güzelliğin geçici, fakat ruhun sonsuz olduğunu bir kere daha hatırlıyordu.

           O gece uzun zamandır hiç eğlenmediği kadar eğlendi. Cektirdiği fotoğrafları sosyal medyada paylaştı. Telefonuna Gökhan'dan gece gelen mesaj, ilginçti.

           "Nasıl yani?"









Güzel Kadın


8 Ocak 2017 Pazar

BLOG TEMALARI VE İÇERİK

       
En iyi Blog Temaları

            Blogun güncellenmesi ve ya temasının değiştirilmesi üzerine pek çok tavsiye okuyorum. Çok güzel temalar seçip uygulayanlar var. Bazıları da sürekli temalarını değiştirdiklerini söylüyorlar. Aslında temamı özelleştirmek ve ilk bakışta göze hoş görünecek bir tema kullanmak istiyorum. Ücretsiz siteler var hatta bir tema bulup indirdim. Deneme amaçlı bir şeyler de yapmaya çalıştım. Gördüm ki HTML kodları üzerinden değişiklik yapılabiliyor. Ben de bu konuya oldukça yabancıyım. Bu çok zor geliyor bana. Uğraşmak da istemiyorum. Daha kolay bir yöntem yok mu acaba?

           Ancak benim dikkat çekmek istediğim bir konu da içerik. Daha önce okuduğum bir blogta tema adına ilginç gelebilecek hiçbir şey yoktu. Aynı zamanda çirkin denebilecek bir temasının olması dikkat çekiciydi. Bu konuda uzman değilim ama simsiyah bir zemine yazılmış gri de olabilir neyse kötüydü işte. Fakat yazılanları okumaya başladığınızda inanılmaz bir farklılık görüyorsunuz. Asıl konunun anlatımına geçmeden önceki girizgah sizi öylesine etkiliyor ki. Artık ondan sonra söyledikleri mükemmele dönüşüyor. Kelimelerin seçimi, onların kullanılışındaki ustalık ve yapılan tasvirler anlatımı gözünüzde canlandırıyor. Bir çeşit canlı yayın izliyor gibi oluyorsunuz. Tabi temanın ve içeriğin birlikte uyum içerisinde olduğu bloglar da gördüm. Diyeceksiniz sen ne kadar blog okudun öyle de denebilir tabi hiçbir konuda iddiam yok.

         Bu içerikleri oldukça iyi olan blogların sayısı azımsanmayacak -takipçi demek istemiyorum- okuyucuları var. İlla ki temanız mükemmel olacak diye bir şey yok. İçerik kaliteliyse okuyan sayısı da artıyor bana göre. Bugün değilse de ileride mutlaka herkesin tanıdığı bloglar haline gelinebilir bu şekilde olursa, Yani demek istiyorum ki, eğer blog içeriği iyi ise tema arka planda kalabiliyor.

          Benim tema değiştirme konusundaki başarısızlığıma binaen züğürt tesellisi nev'inden de alabilirsiniz tabi ki konuyu.


4 Ocak 2017 Çarşamba

BENİ BÖYLE DE SEVER MİSİN? - 1.BÖLÜM

       
Kilolu kadın

            Şimdi aldığım kilolara bakıyorum da "Bu nasıl oldu." diyorum. Dediğim gibi oldu, aynen dediğim gibi. Ne otobüse rahat binebiliyorum, ne minibüse. Beni gören şöyle iğrenerek bakıyor, belki acıyarak. Ben büyük bir suç işlemiş olmanın ezikliği içinde, elimdeki kalan poğaçamdan bir ısırık daha alıyorum.

            Aynalara bakamıyorum, eskiden önünden geçtiğim dükkan camlarında olurdu gözüm. Alımlı bir kadını gördüğümden midir bilinmez, tekrar tekrar vitrinlere bakardım. O seni heyecanla beklediğim günlerde daha da güzeldim hatırla. Sen beni almaya geldiğinde "Seni her gördüğümde aşık oluyorum" derdin.

           Arkadaşlarla gittiğimiz kafelerde ilk önce açılışı bir kahveyle yapıyorum. Sonra bir büyük pizza dilimi, büyük boy patates, büyük şişe kola, arkasından tatlı. Biraz daha oturduğumuzda midem kazınıyor, bir de fondü söylüyorum. Sonra bir de çilekli milkshake. Arkadaşlarımın sayısı gittikçe azalıyor.
     
           Sabahtan açıyorum televizyonu ve bütün sabah programlarını, bruncha dönen kahvaltı eşliğinde izliyorum. Aslında programlar kahvaltıma eşlik ediyor. Bütün gün kapıyı çalan yok. Telefonda hiç arama mevcut değil. İçim sıkılıyor, buzdolabına doğru yürüyorum. Dünden kalma pastayı mideme indiriyorum. Öğleden sonra biraz dışarı çıksam iyi olur deyip, giyim mağazalarını şöyle bir yokluyorum. İçeri girmek mümkün mü? Sanki bedava dağıtıldığını zannettikleri giysiler ellerinde bekleşen kalabalığı yararak yukarı çıkıyorum. Soyunma kabinlerinin önü neredeyse kasaya kadar uzanmış, kasadaki sıranın da giriş kapısına dayanmış olduğu insanlarla dolu mağazada, kendime göre bir şey bulmam mümkün değil. Girişim nasıl zorluklarla gerçekleştiyse aynen öyle de çıkıyorum.

            Sen gittin ve herkes ölmeye başladı. İçimdeki daralma hiç geçmiyor. Nereye gitsem bir boşluk, anlamsız sohbetler ve faydasız geçirilen zamanlar. Zamanla anlıyorum ki bu hiç geçmeyecek. Bense içimdeki boşluğu doldurmaya çalışırken daha çok yiyorum. Yediklerim yeterli olmayınca da üstüne çerezlik bir şeyler alıyorum.

           Gece de bir korku filmi açıyorum korkmak için ve yanında mısır. Patlamış mısır beni çok duygulandırır bilirsin. Mısır yedikçe ağlıyorum. Film çok hüzünlü bildiğin gibi değil. Bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyor, ben dışarı çıkıyorum, koşturarak evlerine kaçanlara bakarak.

           Kapıya gelen olunca hiç sesimi çıkarmıyorum ki gitsinler. Ya çok erken çıkıyorum dışarı ya da çok geç. Gören olmasın diye yapıyorum bunu.  Akşam olunca balkondan dışarıyı seyrediyorum. Ankara'nın kenar mahallelerinden gelen o is kokusunu ciğerlerime çekiyorum. Bu evlerde kaç aile aç diye üzülüyorum. Gün içinde yaptığım en anlamlı iş ise sokaktaki hayvanlara yiyecek bırakmak oluyor. "Onlar da yesinler, herkes yesin doysun" diyorum.

           "Sen gidersen, çok üzülür kendimi bırakırım" demiştim, dinlemedin. hep başkalarını düşündüğümden kızardın bana. "Biraz da kendini düşün az bencil ol." derdin. Görmeyeli aylar oldu telefonda konuşmak yetiyor mu sanıyorsun. Hep çok meşgulsün hep ilgilenecek işlerin var. Para bu kadar önemli mi? Oysa benim senden maddi hiçbir beklentim olmadı. Karşılıksızdı benim sevgim. Biliyordun insanları çıkarları için kullananları sevmediğimi.


2. Bolum