11 Eylül 2017 Pazartesi

BİR TEYZENİN ANILARI


             Tekerlekli sandalyede kendisine yardımcı olan sevgili(!) eşine bağırıp duvara tekme atan adamı görünce söylendim. "O adamı orada bırakıp git be kadın!"

            "Gençken de huysuz adamdı" dedi kadın. "O zaman dışarı çıkarmazdı beni. Pek sever, kıskanırdı. Ne yapayım huyu böyle. Üç çocuk büyüttüm hepsi de iş güç sahibi oldular, uzaktalar şimdi. Olsun sağlıklı olsunlar da gerisi önemli değil. Bir amcan bir de ben kaldık evde. Emekli olduğundan, her gün evde bana eziyet edip duruyor. Bir gün evin çatısına çıkmıştı tamir etmek için, ayağı kaydı düştü. Sonra hastaneye kaldırdık hemen. Ayağı ameliyattan sonra iyileşmedi bir türlü. İyice aksi oldu ondan sonra.

          Yemek yaparım tuzu eksik der, bağırır, tuz eklerim fazla der bağırır. Bir gün masaya bir tekme attı, devrildi tencereler tabaklar. Çorba tenceresi bereket dökülmediydi. Salataya rendelediğim havuçları, halıdan ayıklamak için saatlerce uğraştım.

        Annem babam ben çok küçükken ölmüştü. Beni babaannem büyüttü. O zamanlar ayrı eve çıkmak yok, hep birlikte yaşıyorduk. Temizliği neyin yapardım Yengelerim arada bir vururdu bana. Kimsesizlik ne zor bir bilsen. Hep sığıntı gibi hissedersin kendini. Evde yemek bitse suçlanırsın. Çocukluk işte, ben eriği çok severdim. Bahçeden toplanan erikler, ağacında ya da buzdolabında çürürdü ama ben dolabı açıp alamazdım. Yesem hemen anlarlardı. Yine sen mi aşırdın diye sorarlardı. Büyüyüp genç kız olunca da sokağa çıkamadım, mahallenin komşu kızları bize gelirlerdi ben gidemezdim.

            Gençken de dedim ya pek aksiydi. O zamanlar beyim hastanede odacıydı. Beni ilk isteyene verdiler. İşi var düzgün diye. Çok gençtim evlendiğimde. Kocam benden 15 yaş büyüktü. Boyu da biraz benden kısadır. Okumadım ben kızım, kız kısmı okumaz derdi dedem.. İşim gücüm de yok. Birkaç yıl çocuğum olmadı. Nasip... Kaynanamlar çok eziyet ettiler o zamanlar bana. Az kalsın kocam beni boşayacaktı."

           "Boşasaymış be teyze kurtulurdun bari"

            "Öyle deme kızım, dul kadına hiç rahat vermezler. Kimse istemez buralarda. Babamın evinde de sığıntı gibi yaşamak istemem.

             Lakin sığıntı gibi yaşamadım ama bir çeşit tutsak da oldum. Evden çıkarken kapıyı üstümden kitlerdi. Pencerelere de işaret koyardı. Açmaya korkar idim. Bir gün çocuk, düşürmüş penceredeki işareti. Eve geldi bizimki, birden sinirlendi. Benim haberim yok tabii işaretten falan."

             "Demek ben yokken camdan karşı evdeki bekar subaylara bakıyorsun ha!" diye bağırmaya başladı. Yok vallahi ben kimseye bakmadım desem de dinlemedi. Belindeki kemeri çıkarıp beni öyle bir dövdü ki üç gün yerimden kalkamadım. Morluklar iki ay geçmedi.  Dövünce üzüldü sonra. Yapmayacam bi daha diye yemin billah etti. Soranlara düştüm dedim. Ne edeyim gidecek yerim de yok. İki çocuk daha oldu sonra. Bir daha o kadar dövmediyse de hır gür çıkarmaktan da hiç vazgeçmedi. Ömrüm dört duvar arasında çocuk büyütmekle geçti. Çocukların toplantılarına da gidemezdim. Bereket çalışkandılar, okudular. Takdir belgesi alırlardı her sene.
Derdimi anlatacak kimsem de yoktu. Komşumuz Hatçe abla vardı . O gelirdi bazen laflardık. Neyimi kıskanırdı bilmiyorum."

            "Teyzecim hasta olduğunu hiç düşnmediniz mi? Psikolojik rahatsızlıkları olabilir."

             "Ben psikolojik bilmem kızım deli mi diyon."

              "Grip gibi teyzecim iyileşmezse ciğere iner kronik astım yapar. Sonra ömür boyu kurtulamazsın. Onun gibi bir şey işte."

               Baktım sıram gelmiş doktorun odasına girdim. Çıktığımda adını bile öğrenemediğim teyzem gitmişti.

     
Not: Hikaye gerçekten yaşanmış mı yoksa yaşanmadan yazılmış mı diye merak edenler için. Yaşanmamış değil ama birebir anlatıldığı gibi yaşanmış desem yalan olur. Yani bu teyzeyle doktor sırasında hiç konuşmamış olabilirim. Bir teyze olduğu da tartışma götürür :)
         

4 Eylül 2017 Pazartesi

GÜZEL SEBEPLER BİRİKTİR



            Bu dünyayı daha yaşanır kılan güzel sebepleri olmalı insanın.

           İnancı olmalı, dünyayı daha yaşanabilir kılan. İyiliğin dünyayı güzelleştireceğine inanmalı. Dünyada görülmese bile, başka bir dünyada yansıması olduğuna inanmalı. Ötelerle manevi bir bağ olmalı. Dini bir inancı olmasa bile, bir parça katkısı olduğunu düşündürecek. dünyayı kurtardığına inandığı uğraşları olmalı. Mesela kullanılmış yağları biriktirip, lavabodan dökmediğinde birkaç canlıyı kurtardığına inanmalı. Bu dünyada yaptıklarının bir karşılığı olduğuna inanmalı. Ama mutlaka inandığı bir şeyler olmalı.

          Yıkıldığında, ümitsizliğe düştüğünde, ümidi içinde tekrar yeşertecek insanlar olmalı çevresinde. Elinden tutup "Ben varım... Birlikte bu günleri de aşacağız, kendini bırakma" diyen.

           Eşi, çocuğu, arkadaşı, yakın bir arkadaş gibi davranan akrabası olmalı.  O da yoksa bir kedisi, eve geldiğinde onu karşılayan. Yalnızlık güzel diyenler yanlış biliyor. Kendi tercih ettiğin, belirli bir zaman içinse güzeldir. İnsan, kendine değer verenlere sahipse, özleyenlerinin, gelişini sabırsızlıkla bekleyenlerinin olduğunu düşünüyorsa mutludur.

           Eşin tamamlayan biri olmalı, seni anlayan, konuşmadan hisseden, yanında özel hissettiğin, karşılıksız sevdiğin. Değişmeye zorlamadığın, değiştirilmeye çalışılmadığın. Dünyadaki son anlarına kadar güvendiğin, özlediğin, elinden tuttuğun.

           Çocuklarının senin için var edildiğini, sana hizmet ettiklerinde iyi olduklarını düşünmemelisin. Sonunda kendilerinden hayır görmek için, sana sadece itaat etsinler, eve para getirsinler diye değil, var oldukları için sevmelisin, sırf bunun için bile mutlu olmalısın. Sevmediğin bir şey yaptıklarında bile sevmeye devam edebilmelisin. Zaten böyle çocuklardan hayır görüyor insan.

           Arkadaşların, ihtiyacın olduğunu söylemene gerek kalmadan, çağırmadan yanında olmalılar. Olması gerekenden fazlasını istememeliler, saygı göstermeliler gerektiğinde. Arkadaşım dediğin, olur olmaz her şeyde kapris yapmamalı, kıskançlık edip üzmemeli, yürüdüğün yolda tökezletmemeli. Bencilliği ve karşılanmayan beklentileri sebebiyle sonradan acısını çıkarmamalı. Beklentisiz olmalı. Söylediklerin için korku duymamalısın, nasıl anlaşılırım derdin olmamalı. Ben buna kısaca "Yormamalı" diyorum.

           Akrabaların,  düğünde, cenazede akıllarına geldiğin insanlar olmamalı. Yük olmadan yanında olmalılar. Yakın bir arkadaş gibi hissettiğin akrabaların, menfaatlerine uymadığı zaman seni terk etmemeli, iyiliğini istemeli. kötü gününde başına ne gelirse gelsin "Ben senin yanındayım." diyebilmeli.

          Kahvaltını tatlı bir insanla yaptıktan sonra, her sabah zorla gitmediğin bir işe sahip olmalısın, Bir hobi gibi yapmalısın mesleğini ve bu, kimseye muhtaç olmayacak kadar bir kazanç da sağlamalı sana. Çalıştığın saatler boyunca, işe yaradığını hissetmeli, emeğinin, alın terinin mutluluğu gözlerinden okunmalı. Başka birine çalışıyor olsan bile kendi işinmiş gibi davranmalısın. Ne iş yapıyorsan sevmelisin. Sevebileceğin bir iş bulmalısın.

          Yukarıda anlattıklarım hayatında eksikse mutluluğu tam anlamıyla elde edemezsin.

          Sonra dedim ki; "Akraba yanında olmasa da oluyor, (olsa iyi olurdu tabi). Arkadaş: Sen iyiysen iyi insanlar seni buluyor. Çocukların da sonuçta sana benziyor. Geriye eş ve iş kalıyor ki onu da iyi seçersen bir ömür mutlulukla yaşanmaz mı yaşanır."

         

22 Ağustos 2017 Salı

HEDİYELİK EŞYA DÜKKANINDA ÇALIŞMAK

       
              Ayaklarım çok yorgun olduğumu söylüyor fakat uykum kaçtı.

              Zor işmiş be. Sabahtan akşama kadar hiç oturmuyorum dersem yeridir. Müşteri gelmediğinde, ya da yemek yerken, onar dakikadan toplamda bir yarım saat ya da kırk beş dakika oturabiliyorum. Onun dışında rafların ve ürünlerin tozunu alıyorum, düzenliyorum, etiketliyorum ya da müşteri ile ilgileniyorum.

              "Hoş geldiniz" diyorum müşterilere. "Düşündüğünüz bir şey var mı?" Sonuçta dükkanda çok fazla ürün var. Bazen yorgun argın gelip de her tarafa göz gezdirdikten sonra mandal yok mu sizde diyen oluyor. O yüzden soruyorum. Kimisi ne aradığını nasıl bir ürünü hangi fiyatta olacak şekilde tercih ettiğini söylüyor ki bu grup en kolay müşteriler. Onlara tam da istediklerini bulup, seçenekleri masaya diziyorum. Aldıktan sonra teşekkür edenler oluyor. Bunu çok içten söyleyenler var.  Güzel ve içten birkaç söz söyledikten sonra aldığı hediyeleri beğenmeyen çocuklarından dert yanan bir hanım, sağlıkla mutlulukla iyi günlerde kullanın dediğimde bana sarıldı dün. O da içtendi buna eminim. Gözlerine baktım hafif yaşarmıştı. Ben de sarıldım tabii. "Her zaman bekleriz, yine gelin" dedim. "Gelirim" dedi.

              Ne aradığını söylemeyenler zor müşteriler. Onlara bir şey beğendirmek de zor oluyor. Birine nasıl bir şey arıyordunuz diye sordum. Neredeyse beni dövecek gibi baktı. Sen karışma bakarım ben gibi bir şeyler geveledi. "Tamam" dedim. "Ne zaman ihtiyacınız olursa ben buradayım."Hep oradayım zaten. Dükkandan çıkamıyorum ki. Yemeği bile orada aceleyle yiyorum. Kahve içeyim diyorum birden müşteriler sözleşmiş gibi doluşuyorlar. Kahve soğuyor döküyorum.Beş liralık ürüne de beş yüz liralık ürüne de aynı ilgiyi gösteriyorum. Bazen müşteriler size de zahmet oluyor diyor. Yok diyorum ne demek. Benim işim bu. Hem size yardımcı olduğumu düşünerek mutlu oluyorum. Yeter ki istediğiniz gibi bir şey bulalım mutlu olarak gidin dükkandan. Böyle söyleyince nasıl mutlu oldu. Sonra sekiz yüz elli liralık alışverişi aynı anda yapan bir müşterim oldu. Sadece yardımcı olmak istiyordum. O da fikir soruyordu bana. O satıştan prim aldım. Beni asıl sevindiren, kadının yüzünde beliren gülümsemeydi.        

              Müşterilerimiz genellikle ev dekorasyonuna bayılan tipler. Müze gibi sadece gezmeye gelenler de var, evini süslemek için gelen de, hediyelik eşya bakan da. Hayranlıkla etrafı izlerken çok tatlı görünüyorlar. Fiyatlar ise bazen yüzlerinin ekşimesine neden olabiliyor. Bazıları gerçekten çok yüksek fiyatlı. Onların da bir alıcısı var gerçi. Tüm ürünlerin alıcısı var. Hepsi orada öylece durup seçilmeyi bekliyor. Tozları alındığında pırıl pırıl parlıyorlar. Tek tek elime alıp özenerek siliyorum. Benim farkıma varıyorlar mıdır diye bazen düşünüyorum. Sonuçta o kadar emek veriyorum onlara. Bazılarında çok fazla emek var. Yapan tüm hayal gücünü konuşturmuş. O da özenle severek yapmış olmalı diye düşünüyorum. Ben de severek temizliyorum, düzeltiyorum alan da çok severek alıyor. Ne kadar şanslı olduklarını biliyorlar mı acaba?

             Bugün baktım bir geyiğin boynuzu kırılmış. Tüh ne olmuş buna. Şimdi üzülmüştür bu. Beğenmezlerse bunu dedim.

              Arkadaş: "Üzülme çoktan beri kırık o, yapıştırmışlardı tutmamış."

             "Satılmaz bu haliyle" dedim. Yapıştırınca defolu oluyor. Defolu ürünleri de alanlar çıkıyor biliyor musunuz?  

              "Satılmak istemiyor o" dedi.

               Geyiğe sarıldım. "Olsun benimle kalsın" "Ben onu böyle de seviyorum."


           

10 Ağustos 2017 Perşembe

ÜLKENİN EN BÜYÜK UTANCI


             Daha önce hazırlamış olduğum bu yazı taslak halinde duruyordu. Aylardır orada tozlanıyordu. Herhangi bir okuldaki herhangi bir çocuğun, hademe olarak çalışan bir adam tarafından uğradığı istismarı konu eden Çıplak Yazar'a ait "Hayat Bir İmtihan mıdır?" adlı yazıyı okuduktan sonra kaleme almıştım. Gerçi o, farklı bir boyutunu da gündeme getirmişti. Dini açıdan bir sorgulama da yapıyordu kendisi. Üzerinden aylar geçti fakat yaşananlar farklı şekillerde tekrar tekrar karşımıza çıkıyor. İstismar devam ediyor. Geçtiğimiz hafta Annesinin Prensesi de "Pedofili Hastaları Teşhir edilsin" adlı bir yazı kaleme almıştı. Tacizi anlatan "Kadın olmak böyle bir şey" adlı yazımda bu konuya biraz değinmiştim fakat taslaklardaki daha detaylı bu yazıyı, gözden geçirip yayınlamak istedim.

             Şimdi o çocuk için başka bir hikaye yazalım. Hademe okulda işe başlar. Çok dikkatli idareci ve öğretmenler, hademenin çocuklara karşı fazlaca ilgili olduğunu tespit ederler. Hademe işten çıkarılır, çocuğun başına kötü bir şey gelmez.

             Bu, hademe olmak için işe alındıktan sonra işten çıkarılan şahıs, komşunun kızı bir gün sokakta oynarken onu eve çağırır bu kez o çocuğu istismar eder. Çocuk bir süre söylemez fazlaca korkmuştur başına ne geldiğini anlamaz. Ailesi bir süre sonra olayı öğrenir. İstismar edeni döverler, mahalleden kovarlar. Olay yine unutulur.

             Başka mahalleye taşınan adam, parkta oynayan çocuklara yönelir bu kez. Başka bir çocuğu istismar etmek üzereyken bir polis tarafından tespit edilir. Karakola götürülür gözaltına alındıktan bir süre sonra tekrar serbest bırakılır, başka çocukların peşine düşer.

             Başka bir yerde bir akraba gibi eve gidip gelirken, çocuklardan birini gözüne kestirir. Çocuk onu yabancı olarak görmediğinden ne tür bir ilgiye maruz kaldığını anlamadan istismara uğrar. Olay çocuk anlatırsa öğrenilir fakat bu kez de aile içinde kalır. Ya da bilinmez istismar devam eder gider. Ta ki çocuk hamile kalacak çağa gelinceye kadar.

            Yayınlanan bir raporda ortaya çıkan sonuç oldukça dikkat çekicidir. Şiddeti Önleme ve Rehabilitasyon Derneği'nin ‘2016 Çocuk İstismarı Raporu'na göre, son 10 yılda çocuk istismarı vakaları yüzde 700 arttı. Posta'da yer alan habere göre, raporda yer alan detaylar şöyle:
  • Çocuk tecavüzlerinin yüzde 5'i ortaya çıkıyor yüzde 95'i gizli kalıyor.
  • Son 1 yılda 400 çocuk istismara uğradı.
  • Çocuk istismarı vakaları 10 yılda 300 bini geçti.
  • İstismarcıların yüzde 66'sı akraba, komşu gibi çocuğun tanıdığı kişiler.
  • İstismarcıların yüzde 9'u çocukla aynı evde yaşıyor.

              Bu eğilimin hiçbir zaman düzelmeyeceği, bunun bir tedavisi olmadığı uzmanlar tarafından dile getirilmektedir. Bu tür kişiler ile ilgili etkin önlemler alınmalı, cezalar artırılmalıdır. Toplumun diğer fertleri tarafından bilinmeli, ilaçla ya da cerrahi yöntemlerle eğilimlerini yok edecek müeyyideler uygulanmalıdır. Bir dönem Adalet Bakanlığı tarafından sunulan bir yasa tasarısında, 39 yıl hapis cezası, zorunlu tıbbi müdahaleye kadar etkin yöntemlerden bahsedilmekteydi. Fakat sonrasında getirilen cezalarda 15 yaş sınırı ve rıza şartı eklendi. Oysa ki çocukları gerçekten korumak istiyorsak cezadan kurtulmaya sebep olacak düzenlemelerden kaçınmalıyız. Küçük yaşta çocukların evlendirilmesinin de önüne geçilecek türden bir yasa yürürlüğe konmalıdır. İstismarcının iyi hali göz önüne alınarak ceza indirimine ise asla gidilmemeli. Kime veya neye göre iyi halinden bahsediyoruz. Zaten bu suçu işleyen şahıslar toplumda, iyi halleri dolayısıyla gizlenebilmekteler.

             Bu tip pedofil olan insanlar toplumda varlıklarını sürdürmeye devam ediyorlarsa, buradaki en büyük suç, dikkatini iktidarda kalmaya veren yöneticiler yüzündendir. Günü kurtarma derdinde olan, siyasilerin suçudur. Siyasiler derken sadece bugünkü siyasetçilerden bahsetmiyorum. Ülkede gelmiş geçmiş ne kadar parti ağası siyasi figür ve onların koşulsuz destekçileri varsa hepsini kastediyorum. Birbirleri ile atışmak ama fakat sadece iktidarda kalmak isteyen hangi görüşten olursa olsun koltuklarından başka dertleri olmayan tüm siyasetçileri kast ediyorum. Derdim siyaset yapmak da değil. Ben burada bir gerçeği dile getiriyorum.

             Halkın bir kısmının hiç ilgisini çekmiyor. Bir kısmı sadece üzülmekle ya da dedikodusunu yapmakla kalıyor. Nasıl tepki vereceklerini ve bu konuda ilgilileri nasıl harekete geçireceklerini bilmiyorlar. Bazı lokal olaylarda, linç girişiminde bulunmaya çalışma tepkisi dışında -ki anlamsız bir tepki türüdür- daha işlevsel bir davranışta bulunamıyorlar. Halk ne yapabilir? Yöneticileri harekete geçirecek girişimlerde bulunabilirler. Örneğin, şüphelendikleri kişileri adli birimlere bildirebilirler. Çocuk istismarının önlenmesi konusunda ilgili bakanlığa dilekçe yazabilir, bulundukları şehirlerde, iktidarda ve muhalefette olan partilerin bürolarına giderek benzer bir dilekçeyi oraya da bırakabilirler.

             Medyanın gündemi de iktidardaki ile kavga etmek istemediklerinden (her dönemde) sürekli değişir. Haberlerin biri bitip diğeri başladığından, bu haberler unutulur gider. Sorunun çözümü için en ufak bir katkı sunmaz hiçbiri. En zenginlerimiz bilmem kaçıncı sevgilileriyle oynaşırken fotoğrafçılar kare bekler. Tabii kimin umurunda istismara uğramış çocuklar...

             Hatırlarsınız bir köpek kuyuya düşmüştü. Sosyal medya ayağa kalktı. Televizyonda, gazetelerde, internette bu konuda onlarca haber yapıldı. O köpeği kurtarmak için yapılmayan kalmadı. Sonuçta köpek kurtuldu ve hepimiz çok sevindik, başarıyı hep birlikte kutladık. Bu çok güzel bir şeydi. Şöyle olsaydı: Bir köpeğin bir kuyuda mahsur kaldığı ile ilgili haber yapılsaydı fakat çözüm için hiçbir şey yapılmasaydı sonra başka haberlerin içinde kaybolup gitseydi. Biz akıbetini bilmeseydik, yoldan geçenler vah vah deyip gitseydi. O köpek orada ölüp giderdi. Bunları neden anlatıyorum. Ortada bir sorun olduğunda dedikodu yapmanın dışına çıkmaya çalışalım diyorum.

            Benim buna gücüm yetmiyor. Bir sözüyle geniş kitleleri, medyayı, devletin tüm mekanizmalarını harekete geçirecek etkin bir Cumhurbaşkanımız var. Bu konuda hassas olduğuna inandığım muhalefet partilerimiz var. Sivil toplum kuruluşlarımız var. Gazeteler ve televizyonlar, aldıkları reklam gelirleri ile devasa bütçelere sahipler. Ellerinde büyük bir güç var. Vicdanlarını yitirmediğine inandığım din alimlerimiz var. Sosyal medyanın her alanında çok fazla takipçisi olan insanlar var.
       
            Haberler es geçilmesin Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı işini yapsın. Hiçbir suçun üstü örtülmesin. Bu herkesin üstünü kirletiyor. Temizlenmek için harekete geçilsin. Çocuklar korkmasın, aileler arkalarında büyük bir destek olduğunu bilsinler. Şikayetçi olmak istemeseler bile çocuklar adına devlet, suçludan hesap sorsun. Daha önce herhangi basit bir taciz vak'asına karışmış olan kişiler bile ilgili bakanlık tarafından bir şekilde takip edilsin.

             Bir çocuk size sesleniyor;
         
             Bir kuyuya düşmüştüm. Aylarca çırpındım fakat gerçekten kurtarmaya gelen çıkmadı. Aksine kahkahaları duydum. Sinsi gülüşleri, bozulmuş ağızlardaki çürümüş dilleri gördüm. Yüzler gördüm sahteydiler. Kurtardıkları bir canlıya sevinenler, o gün neredeydiler?

            Ağladım,
            Gözyaşlarımın biriktiği yerden yüzeye çıktım.
            Sevinen bile yoktu üstelik.

            Bir köpek kadar değerim yok muydu?

         

26 Temmuz 2017 Çarşamba

OLASI DEPREM

Deprem

             Aslında hep aklımda, hiç gitmiyor...

             O, sarsıntı sonrası ortaya çıkan çaresizlik, güvensizlik hissi. Yaşadığın dünyanın boşlukta dolaştığı yetmiyormuş gibi, bir de kürenin dışındaki güvenli kaya parçasında olduğunu zannederken, öyle olmadığını hissettiren o korkunç hareket. Çorum'da deprem olduğunda ilk defa farkına varmıştım. Bu şiddetle devam etmesi halinde başımıza gelebilecekleri ilk o zaman anlamıştım. Sonra bir gün duvar üzerimize doğru geliyor gibi oldu. Sene 99'du. Ben depremin olduğu yerden çok uzaktaydım fakat artık dünya o gün, güvenli olmaktan  çıkmıştı. Orada yaşanan felaketin boyutları sabah gün yüzüne çıkar gibi olmuştu. İlerleyen zamanlarda da daha önce hiç yaşanmamış bir yıkımla karşılaştığımızın farkına varmıştık. Ölen, yaralanan ve sakat kalan çok sayıda insan vardı.

             2010 yılında yayımlanan Meclis Araştırması Raporu'na göre 18.373 kişi hayatını kaybetti. 48 bin 901 kişi ise yaralandı. Resmi rakamlara göre 17.480 ölüm, 23.781 yaralı, 505 sakat ve 285.211 konut'un da hasarlı olduğu tespit edildi. Vikipedi de verilen rakamlar ise daha fazla 50.000 ölüm, ağır-hafif 100.000'e yakın yaralı olduğu söyleniyor.

              İzmit depremi öncesinde farklı şiddette çok sayıda deprem kaydedildiği fakat bunların Kandilli rasathanesi tarafından silindiği söylentiler arasında. Şimdi böyle bir şeyin yapılması oldukça zor. Bu tür hareketlilikler çok kişi tarafından takip ediliyor. Şu anda Türkiye'de büyük bir hareketlilik olduğu net bir şekilde gözlemleniyor. Belki de büyük bir deprem olmayacak fakat olma ihtimali üzerine konuşmak daha akıllıca gibi geliyor bana.

              Çanakkale'de son dönemlerde  ard arda hissedilen sarsıntılar sonrasında, bilimsel olmaktan çok uzak ve sorunun çözümüne hiçbir katkısı olmayacak şeyler söylendi. Bazı komplo teorileri gündeme getirildi ki, bunun neden olduğunu bir türlü anlayamadık(!) Sonra Manisa'da ve ardından İzmir'de, insanları sokağa dökecek kadar korkutan depremler tekrar hatırlamamızı sağladı. Bu yazıyı ilk hazırlamaya başlama tarihim Çanakkale'de depremlerin olmaya başladığı ilk günlerdi. Üzerinden aylar geçti. Depremler başka bölgelere kayarak ve sayısı da artarak devam etti. Bunca zaman bu kadar çok depremin ard arda olması oldukça korkutucu. Artık bırakalım boş lafları da olabileceklere bir bakalım.
     
              Prof. Dr. Mustafa Erdik ile Dr. Doğan Kalafat, İstanbul’u bekleyen büyük tehlikeyi Posta gazetesinde yorumlarken şunları söylüyorlar:

              Büyük İstanbul depremi senaryosuna göre, 7,2 büyüklüğünde 1 dakikalık depremde 30 bin bina yıkılacak. İstatistiklere göre her binadan ortalama 1 ölü, 4 de yaralı çıkarılıyor... Böylece 30 bin kişinin öleceği, 120 bin kişinin de yaralanacağı hesaplanıyor.

              Prof. Dr. Naci Görür ve Prof. Dr. Ahmet Vefik Alp, NTV televizyon  kanalında yayınlanan bir programda, Marmara depremi ve sonuçlarına ilişkin şunları söylüyorlar:
           
             Marmara'da en az 7,2 büyüklüğünde bir deprem beklediklerini açıklayan Prof. Görür, "Kırılacak parçaya da bağlı. Orta Marmara Çukuru'ndan Adalar'a kadar gelen kol 110 kilometre uzunluğunda. O kırılırsa 7,3 gibi deprem bekliyoruz"

            "Bu bakımdan bir önceki deprem kadar yıkım etkisi yaratabilir" diyen Görür, sözlerini şöyle sürdürüyor: "Çok ciddi, çok büyük bir deprem bu. Diğer bir olasılık da Adalar'ın güneyindeki fay parçası kırılırsa o da 60 kilometre uzunluğunda. O en fazla 7.0 büyüklüğünde, diğer faylar da 6.0'lar seviyesidedir.

             Görür, ayrıca deprem sonrası oluşabilecek tsunamiye de dikkat çekerek geçmişte 10 metre boyunda dalgaların görüldüğünü söyledi. Prof. Dr. Ahmet Vefik Alp de "7 ve üstü büyüklüğünde bir depremde 300 bin yapı yıkılabilir, 100 bin vatandaşımız yaşamını yitirebilir" diyor.

             7 büyüklüğünde tahmin edilen bir depremin sonuçları aklımızın alamayacağı sonuçlar doğuracaktır. Binlerce bina yıkılacak binlerce insan ölecek ya da sakat kalacak. Biz, tamamen hazırlıksız yakalandığımız böyle bir felakette, yine "Yaraları saracağız" nutukları dinleyeceğiz. Dinleyebilecek miyiz?

             Bazı deprem uzmanlarının yaptıkları yüreklere su serpen açıklamalar da olasılığı engelliyor değil. Tamam ben biraz bu konuda fazla korkuyor olabilirim ama hiçbir şey olmayacak korkmayın da ne? Biz ne yapıyoruz ona bakmak lazım. Mesele Marmara da değil. Sanki İstanbul etkilenmeyecekse önemli değil mantığını çok yanlış buluyorum. İzmir'de olursa hak ettiler de çok saçma. Manisa'daki sorgulanmıyor da İzmir sorgulanıyor. Ülkenin herhangi bir yerinde bu gerçekleşmesi halinde yaşanabilecekleri masaya yatırıp ondan sonra alınabilecek tedbirlere dönmemiz gerekiyor. Şu anda ülke olarak bütün başka şeyleri bir kenara atıp, olası depremin yine bir felaketle sonuçlanmaması için gerekenleri düşünmemiz ve yapmamız gerekiyor. Gerçi artık çok geç kalmış da olabiliriz.

               17 Ağustos'ta yaşananların sonrasında çok fazla şey söylendi. Nutuklar atıldı, vaatler verildi. Geriye dönüp baktığımızda bir arpa boyu yol alındığını görüyoruz. Yine başka şeyler gündeme geldi. Bu konu gündemin sonlarını bile teşkil etmedi.

             Tarih boyunca başlarından büyük deprem geçmiş birçok devlet, çıkarmış oldukları yasalar, yapmış oldukları denetimler sayesinde en az etkilenecek hale gelmişler. Özellikle Japonlar bu konuda çok öndeler. Japonya'da, bizde olsa şehirleri yerle bir edecek depremler olduğunda fazla etkilenmediklerini görüyoruz. Depremle yaşamayı öğrenmişler, alınacak tedbirlere, gerçekçi denetimlere ve yaptırımlara yönelmişler. Neler yaptıklarına bakarsak: Japonya'da binaların altında sarsıntıyı emen sistemler kullanılıyor. Çok katlı binalarda bile bu tür sistemlerin uygulanması sayesinde sarsıntının olumsuz etkileri en aza indirilmiş oluyor. Bu konuda hep yeni teknikler uyguluyorlar. Tamam biz yeni teknik de bulmayalım ondan geçtim. Japonya'yı taklit eder hale gelelim yeter.

           

21 Temmuz 2017 Cuma

PARİS MODA HAFTASI

               Paris moda haftası için tüm hazırlıkları tamamlamıştık. Uçak biletlerini asistanıma aldırdıktan sonra, tüm tasarımlarımı bir kez daha gözden geçirdim. Oldukça kaliteli ve yaratıcı tasarımlarla karşılarına çıkmalıydım. Aylardır bu proje için çalışıyorduk ve herkes oldukça heyecanlıydı. Tüm ünlüler defileleri izlemek için orada olacaklardı. Tüm koleksiyonu ayrı ayrı kontrol ettim. Mükemmel bir sonuç çıkarmıştık ortaya.

              Paris'e inip otele yerleştikten sonra, defilenin yapılacağı yere gittik. Podyumdaki tüm tasarımlarıma gözlerim yaşararak bakıyordum.

              Özellikle bu çok özel kostüm inanılmaz derecede ilgi gördü. Bu "Kral Çıplak" adlı koleksiyonumdan bir parça. Olağanüstü güzellikteki bu tasarımı izlemeye gelen çok değerli ünlü Michail....... orada satın aldı ve giydi. Kendisine çok teşekkür ediyorum.


"Pontolu Akordiyonlu Yarim" adlı çalışmam. Yine çok beğenilen tasarımlardan biri oldu. Önümüzdeki yıl sokaklarda görebiliriz belki.

"Çuval Giysem Yakışır!" adlı tasarımım. Tüm kadınları çuval giymeye davet ediyorum.

Bu da "Gelinliğimi Giydim Bekliyorum" adlı çalışmam.

"Yağmur Yağar Sel Olur, Şemsiyeni Unutma Islanırsın"  Olmadı yüzersin.

"Ben Nerdeysem Yorganım Orda" adlı tasarım. Gittiği yere uyum sağlayamayan tüm güzel ruhlu insanlar bu sizin için.

"Perdenle bütünleş" İnsan evine ait bir parça değil midir aynı zamanda? Bu tarz birkaç tasarımım daha var fakat onları şimdilik almadım. Bu, eve ait bütüncül yaklaşımları çok güzel ifade eden nadide bir parça.

"Spot ışıkları altında bir ömür" Podyumlarda arzı endam eden tüm mankenlere gelsin.

Veeee son tasarımım olan. "Papatya gibisin beyaz ve ince. Sev seveceksen gönlünce"

             Tasarımlarım, tüm moda otoriteleri tarafından ayakta alkışlandı. Ülkemi en iyi şekilde  temsil etmenin gururuyla döndüm.

              Siz nasıl buldunuz? Yorumlarınızı bekliyorum. Bir sonraki defilede görüşmek üzere. By by.

Not: Biraz da eğlenelim değil mi? Bunları Pinterest'ten buldum çok komik değiller mi? Çok gülünce üzerine bir hikaye yazıp paylaşayım dedim.

16 Temmuz 2017 Pazar

#dogamizdavar -Mim



             Sevgili Ece Evren'in başlatmış olduğu Mim'e #dogamizdavar ben de katılmak istedim. Güzel soruları için kendisine teşekkür etmek istiyorum. Severek cevapladım.

             1- Hayatınızda olmalarına izin vermek için, kişilerde hangi özellikleri ararsınız?


             Birçok insan hayatımızda izin versek de vermesek de varlar. Onlardan uzaklaşmamız bazen kan bağı, bazen de zorunluluklar dolayısıyla mümkün olmuyor. Bunun dışında çok severek ve mutlulukla benimle olmasını istediğim insanlarda birçok kişinin söylediği gibi ben de öncelikle samimiyet arıyorum. Tüm davranışları, sözleri gerçek olmalı. Yanında kendimi rahat hissetmeliyim. Yargılanmaktan, haksızca eleştirilmekten, beklemediğim türden ani tepkilerle karşılaşmaktan endişe duymamalıyım. Bencilce istekleri olmamalı. Alçak gönüllü olmalı. Beni olduğum gibi kabul etmeli.

             2-Ben ilk bakışta, ya da bir iki görüşte anlarım nasıl bir insan olduğunu diyenleriniz var mı?  Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda?

             İlk bakışta insanları tanırım demek büyük bir laf. Bu mümkün değil gibi geliyor bana. Fakat insanların çok küçük bir davranışı, bir sözü, kendileri hakkında önemli ipuçları verir. Bunu iyi analiz ederseniz, kısa zamanda doğru şekilde tanımak mümkün olur gibi geliyor. İnsanlarla ilgili analiz yapmayı severim.

             3-Birini sevmeniz için (sevgili, dost, arkadaş, hepsi) size sıcak davranması şart mıdır?

            Tanımadığın birini sevemezsin. Bana sıcak davranmasa bile başkalarına olan tavrı onu sevmemi sağlayabilir. Zaten bu durumda tanımış olurum. Neden yakınken sıcak davranmasın? Bu sayılanlar yakın grupta değil mi? :)

             4-Birine iyi bir insan dediğinizde, hangi yönleri bu tespitinizde ağır basar?

             İyi insan bana göre, menfaati olmadığı insana da diğerleri gibi davranandır. Başkalarına zarar vermeyen, faydası dokunan insandır.

              5-Dokunmak nedir sizce? İki manasıyla da rica etsem…

              Birini anlamaya çalışmak en güzel dokunuştur bana göre. Anlamak ve ihtiyacı olduğunda yanında olmak...

               Fiziksel olarak da dokunmak önemlidir. Sarılmanın insan psikolojisine çok iyi geldiği söyleniyor.

              6-Fedakâr mısınız?

              Bir uzmana çok başka konuda danıştığımda bazı sorular yöneltti ve cevaplamamı istedi. Bir süre konuştuktan sonra, öncelikle halletmem gereken sorunumun fazla fedakârlık yapmak olduğunu söylemişti ki bu iyi bir şey değil:)

              7-Birinin size iyiliği dokunsa minnet duygunuz sürer mi, o iyilik her hangi bir terslikte referans olur mu? Yoksa ?

               Yapılan bir iyiliği asla unutmak istemem ve bunun için çaba gösteririm. Hatta aynı insandan beni üzecek bir davranış geldiğinde, bana daha önce yapmış olduğu iyiliği hatırlarım. Onu o davranışına göre genelleyip bir çırpıda silip atmam. Eğer bu sürekli tekrarlanırsa biraz mesafeli dururum. İyiliği yine de unutmam. Fakat yapılan iyiliğin geleceğe dönük bir hesaba dayandığını hissedersem mümkünse iyiliği geri çeviririm.

               8-Sevgiyi bir iki cümleyle anlatabilir misiniz?

               İki cümlenin yeteceği türden bir şey midir ki anlatayım:)

               Sonsuzluktan gelen bir duygu bence. Aynı şekilde de sınırsız kabulü, anlayışı, hoşgörüyü, karşılıksızlığı, merhameti, şefkati içinde barındıran, neden ya da niçini sorgulanamayacak türden bir duygu.

                Ben de katılmak isteyen herkesi davet ediyorum.


11 Temmuz 2017 Salı

ADRİANA LİMA VE METİN HARA AŞKI



              Magazin gündeminden bahsedeyim istedim bugün. Bence yılın magazin olayı, Adriana Lima ve Metin Hara aşkı. 

              Öncelikle Adriana Lima kimdir onu bir konuşalım. Kendisi güzelliğiyle ün salmış, her defilede aranan, dünyanın en güzel kadınlarından biri. Bence ilk beşte. Onu Acun'un düzenlediği yarışmalara konuk olarak gelmesiyle Türkiye olarak tanıdık gibi geliyor. Orada sempatik, doğal ve oldukça samimi tavırlarıyla ülke olarak sevdik. Şahsen ben onun gerçekten güzel bir insan olduğunu düşünüyorum. Onun aynı zamanda çok iyi bir insan olduğunu hissediyorum. Fakat bahtı güzel mi? değil. Birçok kadın aldatıldığında, "Sorun sende değil bak Adriana Lima bile aldatılıyor" diyerek teselli verdik.

              Dün birkaç yerde adını duyduğumda "Ne olmuş?" dedim. Bir de baktım ki Metin Hara ile sevgili olmuşlar. Yani dünyada o kadar adam varken, bu kadın neden başkasını değil de Metin Hara'yı seçsin değil mi?

              Metin Hara'yı ilk olarak bir televizyon programında izlemiş ve onun hakkında da çok pozitif bir enerji almıştım. Aslında fizyoterapist, dinlediğinizde kendinizi huzurlu hissediyorsunuz. O günkü programda söyledikleri dikkat çekiciydi. "Benim anlattıklarım tamamen bilimsel. Modern tıbbın tedavisine destek türünden. Artık ben fizyoterapistin yardımına ihtiyaç duyulmayacak türden bir hayatı anlatıyorum. İnsanlar kendi mutluluklarına odaklanmadan ve doğru yaşamadan kendilerini iyi hissedemezler. Birçok bedensel hastalığın gerçek sebebi olumsuz düşünce yapısı. Onu düzelttiğinizde belki de doktorlara ihtiyaç duymayacak hale geleceksiniz." Birebir ne söyledi tam olarak hatırlamıyorum fakat benim anladıklarım ve hatırladıklarım bunlara benzer şeylerdi. O gün bu çocuk ileride çok önemli bir yere gelir diyordum. Yaşı çok küçüktü, fakat dinlediğinizde çok olgun ve aynı zamanda da zeki biri olduğunu fark ediyordunuz. Pozitif bakış açısı ve zekası etkilemiştir diye düşünüyorum. Zeki bir adam her kadını etkileyebilir bence. Adriana Lima açısından düşünürsek zaten etrafındaki erkekler dünyanın en yakışıklı adamları. Fakat seçimlerine dikkat ederseniz çok yakışıklı adamları tercih etmiyor. Dış görünüş hep ikinci planda kalıyor.

              Eski eşi mesela, yakışıklı erkek kategorisine girmiyor. (Keşke düzgün bi adam olaydın be!)


              Eşinden ayrıldıktan sonra seçtiği adam ise;


               Kadının güzelliğinin yanında bu adam da çok geride kalıyor. Kısa bir süre sonra ayrılmışlar haberlere bakılırsa. Ondan sonra da ne kırmızı halılar gördük hiçbirinde yanında yakışıklı bir adamı bırakın, eşlik eden bir adamı bile görmedik kendisine. Baktı olmuyor "Yalnızlık daha iyi" dedi demek ki. Soranlara da zaten "Ben artık kendi mutluluğumu düşünüyorum, kendimle evliyim" gibi bir şeyler söylemiş. İşte o sözler, yani kendi iç huzurum için bir "Yol" arıyorum gibilerinden bir şeyler derken bizim fizyoterapist Metin Hara'yla karşılaşıyor. Belki de karşılaştıktan sonra böyle konuşmaya başlamıştır kim bilir:)

              Bu kadının erkekten yana yüzü hiç gülmedi. Umarım bu kez aynı şey olmaz ve birlikte mutlu olurlar. Bu aşk hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

              Peki siz önce neyi önemsersiniz?  Seçimlerinizi en çok ne belirler?

Not: Fotoğraflar Google görsellerden alıntıdır.

7 Temmuz 2017 Cuma

UYANMAK VAKTİ - Girdap ve kurtuluş - 2. Bölüm



          Bugün değişiklik yapıp alış-veriş merkezine gideyim diye düşündü. Öylesine seçtiği, ihtiyaç ya da değil, ne bulursa aldı. Ödeme için aşağı indiğinde, raflardaki kitaplara ilişti gözü. Birden çok şaşırarak aldığı bir kitabı iyice inceledi. Kitap ona ilk sayfadan itibaren kendini anlatıyor gibiydi. Yazarla ilgili arka kapak bilgilerini incelediğinde. Yazarın fotoğrafıyla bir şok daha yaşadı. Hızlıca ödedi aldıklarını, eve gidip kitabı okumaya başladı. Kitabı sonuna kadar okumuş ve çok beğenmişti. Kitapta kendisinden bir şeyler bulmuştu.

         Gazetedeki kitap şenliğinin ilanlarında, okuduğu kitabın yazarının imza günü olduğu yazıyordu. Hemen hazırlanıp çıktı. İçi içine sığmıyordu. Karşılaştığında ona ne diyeceğini düşünüyordu ki söyleyebileceği hiçbir şey yoktu. Bunca zamandır nerede olduğunu, gelmediği günler, haftalar, hatta aylar boyunca nasıl olduğunu sorabilirdi. Yazdığı kitapta kendisinden bir şeyler anlattığı için ona teşekkür edebilirdi. Bunları düşünürken etkinliğin olduğu yere varmıştı bile. Kapıdan girerken güvenlik görevlilerinin onu oyalamasına biraz sinirlendi. Yazar da ondan hemen sonra kapıdan girmiş, yayıncılar tarafından karşılanmıştı bile. Fark ettiği gibi yanına koştu. "Kitap harika olmuş, ne zamandır seni göremiyorum oldukça merak ettim nasılsın?" demişti. Yazar, gözlerini kıstı, düşünceli bir şekilde kadına baktı. "Sizinle tanışmış mıydık?" dedi. "Nasıl hatırlamazsın hani parkta uzun uzun sohbet ediyorduk. Sana annemden bahsetmiştim." dedi fakat karşısındaki adamın onu tanımadığı çok açıktı. Başı döndü ve sendelemeye başladı. Adam onun kolunu tuttu ve iyi olup olmadığını sordu. "Tamam iyiyim" dedi kadın. "Bir yanlışlık olmalı." Hemen oradan uzaklaştı. Lavaboya gidip iyice bir kustu. Öyle bir kustu ki kusmuk lavabodan taşıp etrafa yayılıyordu. Oradan hızlıca kaçarken kapıyı kusmuk selini engellemek için kapattı. Evrenin her yerinden geldiğini düşündüğü gürültülü sesi, duymamaya çalışıyor, kulaklarını elleri ile kapatıyor, fakat bir türlü engel olamıyordu. Hemen eve gitmeliyim diye düşündü. Bir taksiye atladı evin yolunu bir an unutmuş olmasına rağmen çantasındaki elektrik faturasının üzerinde yazan adresi taksiciye gösterdi. Hala başı dönüyordu. Evin kapısını güçlükle açabildi. Üstündekileri çıkarmadan duşa girdi. Akan suyun rengi yeşildi. Bana ne oluyor bu yeşil boya da nereden geldi diyordu. Biraz açılmaya başlamıştı. Duştan çıktıktan sonra kendine koyu bir kahve yaptı. Kitabı tekrar gözden geçirmeye karar verdiğinde kitabın çantada olmadığını fark etti. Belki de takside unutmuştu.

         Ertesi sabah çok erken bir saatte kalktı. Dünkü olayların gerçek mi yoksa rüya mı olduğunu düşünmeye başladı. Kendisine kahvaltılık bir şeyler hazırlayıp, demli bir çay eşliğinde kahvaltısını yaptı. Köpeği dışarı çıkarıp gezdirdi. Marketten ihtiyacı olan şeyleri aldı. Temizlik yaptı. Yemek hazırlayıp yedi. Akşam yemeğinden sonra, annesine ait çeyiz sandığını düzenlemeye karar verdi. Sandıkta sararmış bir gelinlik, dantel bir masa örtüsü, iğne oyaları, birkaç abiye elbise vardı.  Onları tek tek eline alıp sarılıyor, göz yaşları içinde annesine ait bir parçayı elinde tutmanın, içindeki hüznü biraz olsun unutturabileceğine dair kendini avutmaya çalışıyordu. Eşyaları özenle yerine yerleştirirken, dipte, aslında orada olması tuhaf kaçan bir şeye eli uzandı. Bir kitaptı bu. Yeşil bir kapla kaplanmış kitabın burada ne aradığına dair fikri yoktu. Kitabı açıp baktığında baş dönmesi tekrar başlamıştı işte. Duvarlar ve yer, ahenk içinde dünya ile birlikte dönüyor, kendi de bir boşluktan içeri düşüyordu. Elleriyle sandığa tutundu. Boşluk büyüdükçe büyüyor, ayakları artık boşluğun içine girmiş görünmüyordu. Dünyanın bir gün durabileceği ile ilgili hikayeleri aklına getirdi. Keşke şimdi hemen dursa, o döndükçe ben de dönüyorum galiba dedi. Kendine geldiğinde gece 03,17'ydi . Muhtemelen bayıldığı zaman zarfında dünya, güneşe küsüp, olduğu yerde kalmıştı. Kalkıp yüzünü yıkadı. Sandıkta bulduğu kitapta onu bu kadar etkileyen ne vardı? Tekrar eline alacak olsa yine aynı şekilde etkilenecek miydi? Sandığın başına gitti. Derin bir nefes aldıktan sonra yeşil kaplı kitabı inceledi. İyi de bu kitap... Bu o yazarın kitabı. Bu bende ne arıyor?  Marketten aldığımı takside unuttuğuma göre bunu daha önce almış olmalıyım diye düşündü. Kitabı alıp odasına gitti yatağına oturdu. Hiç kalkmadan baştan sona sabaha kadar okudu. Ağlamaya başladı. O kadar çok ağladı ki artık takatsiz kalmıştı. Bana ne oluyor diye bağırmaya başladı. Hepsi yalan mıydı? Tamamen kafasında olup bitiyordu belki de. Bununla yüzleşmek zorunda hissediyordu kendini. Belki de hastaydı.

           O gün, yazarın başka bir imza günü için hazırlandı çıktı. Bu kez kapıdan çabucak geçmiş, yazarın olduğu standa yaklaşmıştı. Kitabı eline aldı son sayfayı açtı ve okumaya başladı.


BİTTİ...

5 Temmuz 2017 Çarşamba

UYANMAK VAKTİ - Yaşlı adam yol gösteriyor - 1. BÖLÜM

       


            Yolun sonuna kadar gitmişti. Etraf ağaçlarla doluydu ve sis yüzünden göz gözü görmüyordu. Kaybolduğunu, geri dönmek için artık çok geç olduğunu anladı. Oysa yol, doğruca ahşap kulübeye çıkaracaktı onu. Elindeki haritaya baktı. Haritaya göre bu eski yol ileride ikiye ayrılmalıydı. "Işık" dedi "Işığı bulmalıyım", Çantasına elini attığında, yüzüne vuran ışık gözlerini kamaştırdı. Yaşlı adam, kollarıyla gözlerini kapatmaya çalıştığını fark edip, el fenerini aşağı doğru indirdi. "Ne arıyorsun bu saatte burada" dedi. "Ben bir arkadaşımın kulübesini arıyordum fakat yolu kaybettim. Elimdeki haritaya göre ona ulaşmam gerekiyor." "Onu bu şekilde bulamazsın" dedi yaşlı adam. "Artık onu bulman imkansız."

            Kitabın kapağını kapattı. Gözlerinden bir damla yaş, istemsizce akarken, elleriyle gözlerini sildi. Sırada çok fazla kişi vardı. Kitabı imzalatmak için beklemekten başka yapabileceği bir şey yoktu. Önündeki genç kız da imzalı kitabı aldıktan sonra, heyecanla kitabı uzattı. Yazar, gülerek herkese yazdığı notun aynısıyla ilk sayfayı doldurduktan sonra, o karmaşık imzasını attı. Tekrar gülerek kitabı kadına geri uzattı. O zaman tüm gerçekliğin farkına vardığından, bundan önce olan tüm o olayların hepsinin ama her birinin tamamen kurgudan ibaret olduğunu kabullenerek, kitabı hiçbir şey söylemeden alıp, çantasına koydu. Oradan uzaklaşırken son bir defa bakmak için döndüğünde, yazar, aynı tavırla diğer okuyucuya gülüyor ve bir diğer kitabı imzalamış bulunuyordu.

           Salonun çıkış kapısına geldiğinde. "Hepsi kafamda kurduğum olaylar zinciri. Bu kapıdan çıktığımda tamamen bitecek." dedi sessizce.

           Kürsüdeki genç yazar: "Şimdilik söylenecek bir şey yok" diye cevapladı soruları. "Bir sonraki kitabımdaki hikayeyi okuduğunuzda, bu karakterin hayal dünyasına tam anlamıyla tanık olacaksınız." Kürsüden indi. Etrafını çevreleyen okuyucularla biraz daha sohbet ettikten sonra, salonun kapısından çıkıp arabasına yöneldi. Arabayı çalıştırıp çiftlik evine doğru yola çıktı. Yol boyunca son kitabı için yapılan söyleşinin, oldukça faydalı geçtiğini düşünüyordu. Genç bir yazar olmasına rağmen, bu kadar okuyucu kitlesinin olması mutlu ediyordu. Çiftlik evi meyve bahçesinin içinde bulunuyordu. Burası adeta bir huzur mekanıydı.

               Eve girince tüm perdeleri ve pencereleri açtı. Mutfakta kendine şekersiz bir kahve hazırladı. Kahvenin kokusunu içine çekti. Güneşin sıcaklığı, parlaklığı tamamen evin içine dolduktan sonra çalışma masasının başına geçip yazmaya başladı.

              Genç kadın annesinin ölümünden sonra evde yalnız yaşamaya başlamıştı. Evde kendisine eşlik eden bir köpeği bulunuyordu. Köpeği gezdirmeye çıktığı zamanlar dışında, evde vakit geçirmeyi seviyordu. Apartmanda görüştüğü birkaç komşusuyla ettiği sohbetler dışında, arkadaş edinmek istemiyordu. Anlamayacak insanlarla vakit kaybetmenin anlamı yoktu.

               O gün, mahallelerindeki büyük park alanına gidip, çocukların eğlencelerine ortak olmak çok hoşuna gitmişti. Bir bankta oturmuş, köpeğinin tasmasını çıkarmış, onun da özgür bir şekilde çocukların oyunlarına katılmasına izin vermişti. Merhaba diyen bir adamın sesine doğru başını çevirdi. "Merhaba" dedi. Adam, müsaade isteyip kadının yanına oturdu. Kumral uzun saçlarını bir lastikle toplamıştı. Ela gözleri dikkat çekiyordu. Kirli sakalları yüzüne çok yakışıyordu. Kısa bir süre sonra tadına doyulmaz bir sohbetin içinde buldu kadın kendisini. Öyle ki havanın karardığının bile farkına varmamıştı. Adam müsaade isteyip yanından kalktı ve görüşmek üzere diyerek, oradan uzaklaştı.

               Bu şekilde her gün adamla buluşup, bir süre konuştuktan sonra ayrılıyorlardı. Adam, kelimelerle oynamayı iyi bilen biriydi. Söyleyecek çok fazla şeyi vardı. Kadının tek isteği konuşmaktı. Anlatsın istiyordu ona kendini anlatsın. Ne kadar bildiği varsa ekledi cümlelerine, kâh güldü kâh ağladı. Uzun uzun anlattı annesini, tüm çocukluğunu anlattı ona. Hâlâ çocuk olduğundan bahsetti. Kimseye söyleyemediği bu gizli sırrı ona kolayca söylemiş, tüm duvarlarını yıkmıştı. Bir gün buluştukları yere adamın gelmemesi, onu çileden çıkarmıştı. Bu kez sokaklarda aradı onu. Günlerce aylarca aradı fakat adam bir daha gelmedi.

26 Haziran 2017 Pazartesi

ANKET YAPARAK PARA KAZANMAK

            "Merhaba, çok kısa bir anketimiz var katılmak ister misiniz? Beş dakikanızı almayacak inanın. Klimalı ortamda sizi dinlendirmek istiyoruz. Düşüncelerinize değer veriyoruz. Üç gündür ayaktayım yardımcı olursanız, beş dakika..."

             Genellikle olumsuz cevaplar alınıyor. Kimse vakit ayırmak istemiyor. Aslına bakarsanız ben de eskiden öyle yapıyordum. Kim uğraşacak şimdi diyorlar. Haklılar. Fakat hiç düşündünüz mü firmalar sizin isteklerinize göre fiyatları belirliyorlar. Kalite konusunda da kendilerine çeki düzen vermelerinin en önemli yollarından biri, anketleri değerlendirmek. Fakat yurdum insanı ne diyor?

             - Vaktim yok kusura bakmayın
             - Acelem var
             - Yorgunum halim yok
             - Daha önce yapmıştık

           Bazısı yüzünüze bakmıyor, cevap bile vermiyor. Bazısı bir "S" çizerek neredeyse çevrenizden geçiyor. Bazısı öyle önemsiz, belki bir çöp parçasıymış gibi bakıyor size ve içinden "Zavallı" bile demiyor. Kimisi, yolu işgal ediyoruz diye düşünüyor. Fakat düşünceli, gayet nazik davrananlar da oluyor. Bazıları eskiden kendisi de anket işi yaptığından, bazısı acıdığından kabul ediyor. Şu an beni duymasalar da hepsine tekrar teşekkür ediyorum.

           Peki biz ne iş yapıyoruz? Neredeyse her geçene yalvar yakar para kazanmaya çalışıyoruz. Aldığımız ücret ise oldukça düşük. Yani gösterilen çabanın karşılığı değil. Günlük ücret alınan stüdyo işlerinde, iş yapıyor gözüksen de yeter. Fakat ben öyle mi yapıyorum. Hayır, fazlasıyla efor sarf ediyorum. Çevirdiğim ve anket yaptığım insan sayısı istenildiği kadar değil fakat gösterdiğim çaba bunun çok daha fazlası. Bir başkasıyla kıyaslanırsa da daha başarılıyım.

            Eğer sadece giriş yapıyorsanız anket başına 1-2-3 lira gibi ücreti var. 1 liralık bir anket bile, 15 dakikanı alabiliyor. 2 liralık bir anket 30 dakikanı, 3 liralık ise 40 dakikanı alabiliyor. Bazen anketin giriş şeklini anlayıncaya kadar bir ankete 80 dakikanı verdiğin oluyor. Bu söylediğim dakikalar, zorunlu kısımlara ait. Bunun başlaması var bitirmesi var. Gerçekten oldukça zor bir iş. Günlük temizliğe gitsen sabahtan akşama ki, genellikle geç vakitlere kadar sürmez, stressiz, en az 100-120 lira alırsın. Şimdi düşününce günlük 40 lira nere, 120 lira nere? Ama başladın mı anket işini bırakamama gibi bir durum da var. İçine sebepsiz bir hırs geliyor. Daha fazla kişi daha fazla anket...

           Peki anket yaparak para kazanmak mümkün mü?

           Düzenli ücret alabildiğiniz bir işiniz varsa ya da öğrenciyseniz anket yaparak biraz kazanabilir, ek gelir elde edebilirsiniz. Çalıştığınız yer para öderse tabii. Bir çok kişiden duyduğum, yaptıkları işin ücretini alamadıkları, alsalar bile geç aldıkları yönünde. Bu nedenle tamamen bu işe bel bağlamak yanlış olur.

           Düzenli ücret alabileceğim bir iş bakıyorum. Bir iki yer ile bayramdan sonra görüşeceğim. İşe girersem ankete devam eder miyim? Ev hanımlarının iğne oyası yapıp kazanması gibi bir şey. Boş oturacağıma yaparım.

18 Haziran 2017 Pazar

BABAM'A



             O hiç hastalanmazdı, yorulmazdı, yaşlanmazdı. Onun varlığı, sırtımı güvenle yasladığım bir dağı andıran dayanak gibiydi. Ramazan'ı birlikte geçirmek için bana geldiğinde, hala eskiden olduğu gibi duruyordu karşımda. Kırlaşmış saçları ve sakallarıyla, ilerlemiş yaşına rağmen yine dimdik ayaktaydı işte. Beyaz bir kâğıda sarıp, paket lastiği geçirdiği emekli maaşının tamamını bana teslim etti. "Ah babacığım neden bunu yaptın?" dediğimde. Güçlü ve şefkatli sesiyle "Ben, senin babanım ve ölünceye kadar da yanındayım. Benim neyim varsa senin..." dedi.

             Çocukluğunu yaşamadan büyümüş ve çalışmaya başlamış. Dışarıda satamadığı simitleri gizlice okulda arkadaşlarına satmaya çalışırmış. Eğer simit sayısı yüze ulaşırsa, parasını tam olarak alabiliyormuş. Yazları, başka şehirlere gidip oradaki çiftliklerde, artık çocuk haliyle ona ne iş verilirse yaparmış. Bir keresinde sıtmaya yakalandığı için evine geri göndermişler.

             Gençken çok paralar kazanmış. Petrol Ofisi'nin devlete bağlı olduğu zamanlarda, işçi olarak girdiği işinde göstermiş olduğu başarılar sonucunda, diğer işçilerin ücretinin beş katı kadar kazanır hale gelmiş. Türkiye'de tır sayısının çok az olduğu o dönemde, kasalarının imalatında çalışmış. Uçak yakıtlarının daha az maliyetle ve fazla miktarlarda taşınmasında büyük katkıları olmuş. Yeri gelmiş bir müdür kadar itibar görmüş. Fakat sonra bir şekilde oradan ayrılmış. Sonrasında, merkezinde tır ve kamyonların olduğu farklı işler yapmış. O dönemlerde de büyük paralar geçmiş eline. Talihsizlikler neticesinde -ki şoförlük yapanların çok söylediği bir söz vardır, "Arabacılık cılık" diye - kazandığı ne varsa hepsi gitmiş. Hiçbir zaman hak yememiş, harama el sürmemiş, lakin o çok zenginlikten geriye sadece bir emekli maaşı kalmış. Fakat o, emekli maaşını bana veriyor ve ben o parayı milyonlarca liraya değmeyecek kadar değerli bir hazineymişçesine saklayacak yer bulamıyorum bir an.  

             Çocukluğumda, fazlaca saçmaladığım o günlerde bile beni büyük bir insanmışım gibi dinler, dünyanın en akıllı çocuğu benmişim gibi davranırdı. Yanında, başkalarının yanında olmadığım bir rahatlıkla oturur, saatlerce sohbet eder, sadece onu üzmemek için dediklerini dinler, sözünden çıkmazdım.

             Bir kere yanağıma hafiften bir fiske vurduğunda ne kadar haklıydın ve başka bir zaman elini kaldırdığını bile görmedim bana. Evden kaçıp çocuk aklımla maceralara atıldığımda bile, sadece başıma gelecekler için korktuğunu biliyorum. Yine de kollarını açıp, benim sana dönmemi beklemiştin. Beş yaşında bir çocuk olarak fazlaca tehlikeli, aynı zamanda çok heyecan verici bir günlük küçük maceram bittiğinde, eve koşarak gelmiş ve sana sarılmıştım. Kendi kararlarımı almaya başladığım dönemlerde, "Sen doğrusunu bilirsin kızım" dedin. Sonuç ne olursa olsun yanımdaydın.  

              Değil mi ki varsın ve değil mi ki "Ben senin yanındayım" dedin bana, artık sırtım yere gelmez baba. Ben de bu sebeple ayakta durmalıyım. Tıpkı senin gibi...

              İyi ki varsın ve hayatımın her bir günü için babalar günün kutlu olsun.



              Not: Tüm babaların babalar günü kutlu olsun.

26 Mayıs 2017 Cuma

BİRLİKTE YAŞLANMAK

evlilik


               Evlilikler neden bitiyor? sorusunun cevabını düşünüyorum. Büyük umutlarla başlanılan, nişan, düğün için her türlü maddi ve manevi fedakârlığın yapıldığı, büyük bir gürültüyle çevreye duyurulan evlilikler bir de bakmışsınız sessiz sedasız sona ermiş. Hele bir de çocuğunuz da varsa, sonrası bir kâbusa dönüşebiliyor.

              Bana kalırsa evliliklerin bitmesinin çok basit bir sebebi var. İnsanlar kendilerine benzetmek ve istekleri doğrultusunda değiştirmek üzere birini buluyorlar. Karşılarındakini olduğu gibi kabul etmiyorlar. Seçtikleri değil de buldukları üzerinden bir hayat inşa etmeye çalışıyorlar. Yıllar geçip, değiştiremedikleri insanlar için verilen çabaların boşuna olması da hayal kırıklığını beraberinde getiriyor.

             "Ben seçmeyi düşünüyorum" ya da "Seçim yaptım" diyenlere de şunu sormak istiyorum. Yaptığınız seçim yalnız dış görünüş nedeni ile miydi? Bu da çok rastlanılan bir durum çünkü. Hoşunuza o an için giden birini ele alalım. Yeterince tanımıyorsunuz ve kendinize ait beklentileri yarı açıktan, yarı bilinç altı göndermelerle aktarıyorsunuz. Kadın ya da erkek, o da sizi kaybetmek istemediği için bir süreliğine olmasını istediğiniz kişiliğe bürünüyor. Evlilik sonrası ise herkes gerçek kişiliğine geri dönüyor ve bu kez "Ben onu yanlış tanımışım." cümlesi ile evlilik bitiveriyor. Diyelim ki bunların hiçbiri olmadı. Siz değiştirmeye çalışmadınız.  Güzel, yakışıklı, zengin vs. fakat kişiliğini yeterince tanımadığınız biri ile hayatınızı birleştirdiniz. Sonra yıllar içinde bunların hepsi, -özellikle görüntü- eskiyor, sıradanlaşıyor. Sıkılıyorsunuz veya artık bu saydığım vazgeçilemeyecek (!) özellikler bile evliliği götürmeye yetmiyor.

             Bir insan, kendisi için doğru olduğuna inandığı ve her haliyle kabullendiği biriyle evlenmelidir. Kimse karşılaştığı insanı kendi doğrusuna ve isteklerine göre şekillendiremez, yönlendiremez. Bir insanın aklını, kişiliğini, en önemlisi de ruhunu sevdiğinde artık ondan isteyeceğin farklı bir davranış tarzı da olmaz. Neyse öyle kabullenirsin. Zaten o haliyle sevmişsindir. Tabii benzerlik ve bir miktar değişim artarak devam edebilir. Zaten mutlu olmak ve mutlu etmek adına eşinin istediklerini göz önüne almak senin için zor değildir. Ama ısmarlama olamaz. Tam tanımadığın birinin aradığın özelliklere sahip olup olmadığını da bilmen olanaksız. Öyleyse şartsız, ön yargısız, karşılıksız, zihin okumadan, şüphe duymadan, taktiklere girmeden evlilik öncesi yeterli bir süre, sadece tanımak için ayrılmalı. Kişi olduğu gibi görünmeli, karşı tarafa da aynı özgürlüğü tanımalıdır.

           Tamamen içten gelen bir ilgi değerlidir. Çocukça pışpışlanmak, abartılı fakat samimiyetsiz bir ilgi, göstermelik hediyeler, klişeleşmiş ve alışkanlıktan öte gitmeyen sözcükler, bunların hepsi gerçek bir birlikteliğin önündeki en büyük engellerdir bana göre. Sonunda da balon olan o "Büyük aşk ve sevgi(!)" bitmeye mahkumdur.

            Evlilikte ortaya çıkan sorunlardan biri de ayarsız, göstermelik bir kıskançlık. Kıskançlığın gerçek sevgiyle bir alakası olduğuna inanmıyorum. Sebepsiz, yersiz, kendi kuruntularınla oluşturduğun kıskançlık, ilişkiyi zedelemekten başka bir işe yaramaz. Gerçek sevgi özgür bırakmaktır. Mutluluğuyla mutlu olmaktır. Olması gerekenden fazlasını beklememektir. Eşine sadık ve gerçekten seven biri, ne olursa olsun aldatmayacaktır.
             
           Bir de evliliğin ilk dönemlerinde ortaya çıkan güç çatışması var ki, tam anlamıyla aile olmayı engelliyor. "Benim dediğim olacak", "Bu evde benim sözüm geçer", gibi yanlış ifadeler, sadece kişisel egoları tatmin ediyor. Karşıdaki insanda ise tamiri zor olan yaralar açıyor. Zamanı geldiğinde, yıllarca ezilen taraf bir şekilde rövanşını almaya çalışıyor. Kararlar ortak alınmalı, önemli olan ailenin menfaati olmalıdır. Artık kurduğun aile dışında kim varsa ikinci planda olmalıdır. Önce aileni önemsemeli, onlara emek ve zaman harcamalısın. Eğer dışarıdan gelen müdahaleleri hayatına dahil edeceksen, o evliliğe hiç başlamamalısın. Çünkü bir aile kuracak ve devam ettirebilecek olgunluğa henüz erişmemişsin demektir.

          Eğer birlikte yaşlanmak için evlenmek istiyorsanız, doğru insanı arayın. Karşınıza çıkan herhangi birini ya da mantığınızın zorladığı birini eş olarak seçmeyin ve benim bu söylediklerime kulak verin derim.

20 Mayıs 2017 Cumartesi

SEN EN İYİSİ İŞ ARAMA



           Selma birkaç aydır bir emlakçıda çalışıyor fakat ölü sezon olduğu için eline doğru düzgün bir para geçmiyordu. Ek işler yapması gerektiğini düşünüp iş aramaya başladı. Gazetedeki iş ilanlarının altını çizdi. İnternette eleman arayanlar sayfalarını karıştırdı. Not etti defterine. Sonra sırayla telefon etmeye başladı.

           İlk aradığı numarada bir erkek açtı telefonu. İş aradığını günlük temizlik işlerine gidebildiğini söyledi. Karşıdaki ses, biraz durakladıktan sonra "Fotoğrafınız var mı?" diye sordu. Çalışanlarının dış görünüşüne önem verdiğini söyledi. Bu oldukça tuhaftı, çünkü alt tarafı temizlik yapıp çıkacaktı. İyi günler dileyerek kapattı.

           Diğer numarayı aradığında, telefondaki ses oldukça sakin bir şekilde ve alçak sesle konuşuyordu. Adam: "Bir süre önce eşimden ayrıldığım için biraz moralim bozuk. Temizlikten sonra, benimle konuşabilir misiniz? dedi. O da "Ben psikolog değilim beyefendi. Temizlik bittikten sonra çıkarım" dedi. Adam,"İyi o zaman, iyi günler" deyip kapattı.

           Bir sonraki coşkuyla açtı telefonu. Evin durumundan bahsetti önce. Yeni boya yaptırdığı için evin güzel bir temizliğe ihtiyacı olduğundan, yalnız yaşadığı ve sonuçta evde bir kadın olmadığı için de bu temizlik işinin içinden çıkamadığından bahsetti.  Bizimki içinden  hımm oldu bu iş, ücret de fena değil diyordu. Kapatmadan önce, "Söylemedim fakat bir arkadaşım daha var. Birlikte gelip temizliyoruz evleri. Öğleye kadar da bitiririz." Adam duraksadı. "Ben sizi ararım" dedi ve kapattı.

          Diğer numarayı aradı. Telefondaki ses bu kez gayet normal  tondaydı. Oldukça zengin olduğunu da araya sıkıştırarak, almak ve satmak istediği evlerden, bozdurması gereken dolarlardan bahsetti. Şu an oturduğu evin çok büyük olmadığını temizliğinin de oldukça kolay olabileceğini söyledi. Evinin satışında yardım edebileceğini de belirtti Selma. Adam yüz yüze görüşme teklifinde bulundu. Emlak alım-satımı konusunda da müşteri olabileceği düşüncesiyle kabul etti. Bir kafede buluşacaklar, şartları orada konuşacaklardı.

          Vaktinden önce gitti kafeye. Bir çay söyledi. Adamı beklerken  bu görüşmenin bari olumlu geçmesini umuyordu. Sokağın başında orta boylu ve göbekli bir adam belirdi. Yürümekten kan ter içinde kalmış yüzü, kıpkırmızıydı. Elindeki beyaz patiska mendiliyle alnındaki terleri siliyordu. Beyaz bir gömlek ve altına da siyah pantolon giymişti. Tahmin ettiği kişiydi ve kafede tek olarak oturan sadece kendisi olduğu için, adam direk ona doğru yönelmişti. "Selma'ydı değil mi? "dedi. Selma, ayağa kalktı "Evet benim..."

         Adamın hallerinde bir telaş seziliyordu. Sanki sakladığı bir şey varmış gibi bir tedirginlik davranışlarına yansıyordu. "Şimdi elimdeki bir miktar dövizi bozdurdum"dedi adam. "Onun için geç kaldım kusura bakmayın." Söylediği rakama bakılırsa zengindi ve ev alabilecek kadar parası da vardı adamın. Maddi varlığını oldukça abartılı bir şekilde anlatmaya devam ediyordu. Selma evin yerini sordu. Adres tarifine bakılırsa bir dolmuşla gidilebilecekti. Çok uzak sayılmazdı. Haftada iki gün temizlik yeterli olacaktı. Daha sonra adam yalnız yaşadığından, yalnızlığın çok zor olduğundan bahsetti. "İnsan birine ihtiyaç duyuyor Selma hanım. Tek başına hayat hiç çekilmiyor. İş ilanını koyduğumdan beri beni onlarca kişi aradı. Bir kadın vardı dört çocuklu. İşe çok ihtiyacının olduğunu söyledi. Çocukları okuyormuş ve maddi yardım alabileceği kimsesi de yokmuş. Ne desen yapacak biri. İnsanlar çok zor durumda çook."

         Selma orada biraz tırstı tabii. Niyeti neydi bu adamın? Konuyu emlak işine getirdi. Nasıl bir ev aradığını sordu. Adam sahil tarafında güzel bir ev istediğini söylüyordu. Sahil tarafındaki evler yüksek fiyatlı olmasına rağmen tercihinin o yönde olması zengin izlenimi veriyordu.

         Selma; "Şu an oturduğunuz evden de bahseder misiniz? Kolay satılıp satılmayacağını öğrenmek istiyordu. Adamın anlattığına göre ev, iki oda bir salon, son kat ve yağmur yağdığında su geçiren bir tavana sahipti. Bu tip evlerin satışının  kolay olmadığını aklından geçirdi.

         Elinde şu an için gösterebileceği satılık evlerden bahsetti Selma. İş bu noktaya geldiğinde adam yan çizmeye başladı. O zaman ne ev satma, ne ev alma derdinde olmayan bu adamın derdinin başka olduğu ortaya çıkmıştı işte. Adamın canı sıkılmıştı ve kendisine eğlence arıyordu. Bu arada garson geldi ve ne almak istediklerini sordu. Selma bir çay daha söyledi. Adam menüyü elinde evirip çevirirken, "Ben daha sonra almak istiyorum" diyordu.  Menüyü sayfa sayfa en az üç kez gözden geçirip ve garsonu çağırıp bir çay almak istiyorum dediğinde, Selma"yı bir gülme aldı. Ev, döviz satış alış... Adamın hali, söylediklerinin hepsi bir bütün olarak düşünüldüğünde, oldukça züğürt olan bu adam, kendisini zengin göstererek temizlik işi bahanesiyle kekleyecek bir kadın arıyordu.

        Selma şöyle bir arkasına yaslandı. "Fuat bey" dedi. "Bazı kadınlar da var ki erkekleri fena halde dolandırıyorlar çok dikkatli olmanız lazım. Çete gibi çalışıyorlar hem de biliyor musunuz? Arkalarında bunları kollayan adamlar oluyor. Eve girip adamın kafasına bir şeyle vurup bayılttıktan sonra, tüm döviz ve altınları alıyorlar. Ev sahibine ne yapacakları da biraz insaflarına kalıyor. Siz eğer iyi bir insansanız(!) ihtiyacı olana iş verip, sadece iyilik olsun diye yanınızda çalıştırısınız. Yok başka bir şey talep ediyorsanız. Başınıza bela açan biri de sizi bulabilir unutmayın." Gitmek için ayağa kalktı. Adam da toparlandı. Biraz bozulduğu tombik suratının kızardığından ve alnındaki boncuk boncuk terlerden belliydi. Garson hesabı almak için geldiğinde, adam pantolonun arka ceplerine ve gömlek dahil, tüm ceplerine elini atıp boş çıkardıktan sonra. Pantolonundan çıkan buruşuk bir kağıt parayı ve bozuklukları avucunun içinde sayarak garsona uzattı.

         Selma: "Ev alacak kadar paraya sahip olduğunuzda beni arayın, değerlendirelim" dedi. Bunları söylerken muzipçe gülüyordu. Karşısındakinin baştan sona yalandan ibaret olduğu şu kısa zaman diliminde öyle belli olmuştu ki. Zor durumdaki kadınları kullanabildiği kadar da kullanacaktı,

         Bir iş bulma macerası daha kazasız belasız atlatılmıştı. oradan ayrılırken bunları mutlaka yazmalıyım diyordu .

11 Mayıs 2017 Perşembe

FOTOĞRAFA BAKARKEN

       
ÇÖP EV

           
             Anlatılanları duydukça her bir olayı ayrı ayrı yaşıyorum. Kadının vücudundaki kurtları, çocuğun kafasındaki böcekleri, evdeki tüm çöpleri temizliyorum. Ama hayır, olamaz! Hepsi aynen duruyor. Fotoğraf elimde, ben ağlayamıyorum içim daralıyor.

             İnsan neden oturduğu yeri çöp eve dönüştürür? Sebebi geçmişe özlem ya da elindekinin gitmesi korkusu, aç kalmak, muhtaç kalmak, kimsesizlik. Ne olabilir? Evden, hiç kullanılmamış onlarca nevresim takımı, bardak takımı, tencere ve tava çıkmış. Pizza kutuları, eşyaların arasında duruyormuş. Yerler poşetlerle, koltukların, sandalyelerin üstleri ise kağıtlarla doluymuş.

            Araştırdığım kadarıyla bu biriktirme hastalığı ya da istifçilik denilen takıntılı durum, tek bir sebepten ortaya çıkmıyor. Geçmişte fakir bir hayat yaşayanlarda görülebildiği gibi, fakirlik çekmese bile hatıralarının yitip gideceğini düşünenlerde de görülebiliyor. Bazen de bir gün lazım olur diyerek başlanıp, artık önü alınmaz hale gelinceye kadar biriktirme devam edebiliyor. Hastalık boyutuna gelmesi, günlük hayatın etkilenip etkilenmediğine bakılarak anlaşılıyor. Siz siz olun, gereksiz ne varsa atın. Bunu illa ki eşya olarak düşünmeyin. Yıllar öncesinden kalma kasetleri, disketleri atmayan, mailleri ve telefon mesajlarını silemeyenler varmış.


            Gelelim benim bahsettiğim kişiye. Gençliğinde oldukça bakımlı bir kadındı diyorlar. O zamanlar, üstü başı düzgün, kuaförünü, temizliğini ihmal etmezmiş. Zamanla yaşadığı sorunlar neticesinde belki de o hale geldi. Kolon kanseri oluyor daha sonra. Ölümüne birkaç hafta kala, hastaneye kaldırılması ise belediye başkanına yakın bir kişinin desteğiyle gerçekleşiyor. Bu bile imkansızlık içerisinde yapılmış. Fakir gibi görünen bir insanken, sahip olduğu pırlanta ve paralardan, tapulu birkaç evden bahsediliyor. Bir de yardım etme bahanesiyle bunların idaresini bir şekilde elde eden, yabancı uyruklu bir kadın var. Bu kadın bunu iş edinmiş. Ölmek üzere olan kim varsa yaklaşıyor, vekaletleri alıncaya kadar da güven kazanıyor. Başka ilgilendiği yaşlılar da var diyorlar. Kadın ölmeden önce bütün vekaletleri bu yabancı uyruklu kadına devretmiş. Bankadaki değerli eşyalarını ve paralarını da içeriden onun adına teslim almış. Sonra bilmiyoruz o paralar nerede? O mu aldı, başka bir yere mi aktardı? Öldükten sonra evdeki tüm eşyaları sokaktan gelen geçen kim varsa çağırıp verdiğini söylemiş. Satmamış güya, orasını Allah bilir artık.

               Kimsesi yoktu diyor anlatan kişi, zavallının bir teyzesi vardı. O da cenazeye gelmemiş. Bir de şizofren oğlu varmış. Yazlık evde tek başına yaşıyormuş. Onun da hali içler acısı. Tırnakları ve saçları aylarca kesilmemiş ve yıkanmamış olduğunu söylüyor. Üstünde bir atletle, kış günü soğuk odada bir sandalyede, kıpırdamadan duruyormuş. "Onu gördüğümde iki koltuğunun altında birer kedi var zannettim" diyor. O kadar feci durumdaymış. Bir de oğlu, sadece yabancı olanlarla konuşuyor ve onlara güveniyormuş. Bu bana çok ilginç geldi.  Daha önce karşılaştığı memleket insanlarının, ona olan davranışlarının etkisi olabilir diye düşündüm. Tabii bu sadece bir düşünceden ibaret. Hep söylenir bizim insanımız delileri sever diye. Neden sever? Onlarla dalga geçip, eğlenmek için. Çıkarsa gerçekten vicdanlı olan biri, o da "Uğraşmayın zavallıyla" der. Öyledir yani.

            Aklın önemi bir kez daha teyit ediliyor. Bu çocuk, çocuk dediğim otuzlu yaşlarında olmalı. Rehabilitasyon merkezinde bakılacakmış bundan sonra. Yabancı uyruklu kadın onun vasisi olacakmış. Paranın yönetimini de artık o yapacakmış.

            Bu anlattıklarım tamamen gerçek bir hikaye. Böyle hayatlar da yaşanıyor.


Not: Fotoğraf, benim gördüğüm fotoğraf değil ama ona yakın bir fotoğraftı.      

4 Mayıs 2017 Perşembe

KAHVE FALI İÇİN ÇEKTİKLERİMİZ

           
Kahve falı
              Komşumun kahve falı hikayesiyle karşınızdayım. Komşum kızına çok düşkündür. Onun üzülmesini hiç istemez. Kızı bir gün "Anne bende kara büyü var kısmetim çıkmıyoo" demiş. Hemen o dakka hazırlanıp, birlikte kahve falı baktırmak için kahveciler çarşısına gitmişler. Ana kız kahvelerini içmişler,  Nasıl bir kalabalık. Çarşının başından itibaren insanlar sıraya girmişler. Kahve falı baktıkları yer, iki katlı ve ikinci kata kadar sıra var. Bunlar da önce yemek yiyip, ondan sonra gidip fal baktırırız diye düşünmüşler.  Fincanları, kahve içtikten sonra kendileri sıraya girmiş tabii ki.(İsim yazılıp sıra alınabiliyor, bu arada onu da hatırlatalım.)

             Yemekten sonra aşağıda girişte bir boş masa bulup ilişmişler. Sohbet muhabbet derken bunlara sıra gelmiş. Komşum diyor ki "Birden elinde sopayla bir genç, tepemden uçarak kahveye girdi." Karşı saldırıda bulunan kasanın başında duran adam da beyzbol sopasını sakladığı yerden çıkarıp gence doğru uçtu. Bunlar havada çarpıştılar. Sopalar, insanlar havada uçuşurken Kelime-i Şehadet getiren komşum, herhalde son nefesimi de burada verecekmişim gibilerinden kızıyla birlikte korkudan titrerken, kahve falı sırasındaki tüm insanlar çil yavrusu gibi dağılmışlar. Kavga havada en hararetli haliyle devam ediyor.

             Öğrendiklerine göre kahve falı bakan kadınla kasadaki adam karı-koca. Kavgaya gelen de çocuklarıymış. Sabah para isteyen oğluna para vermek istemeyen adam, (demek alışık ki), masanın altında beyzbol sopasını hazır bulunduruyormuş. Biri oradan "Cık cık cık, üst katta bütün gün fal bakacağına, şu çocukla ilgilenseydi bu hale gelip serseri olmazdı" diyormuş. O karışıklıkta komşumla kızı birbirinden epey bir uzağa sürükleniyorlar. Kızın elleri zangır zangır titrıyor. "Anneciğim sana bir şey olacak diye ödüm koptu" deyip, ortalık sakinleştikten sonra sarılıp hasret gidermişler. Kavga edenlere ne olmuş diye sorarsanız. Hiçbir şey olmamış. Kavgaları makul ve alışılmış sürede bitip, her biri olması gerektiği yere dönmüş. Genç, sokaklara, baba da kasanın başına.

             Komşum, fala baktırmadan oradan gideyim demiş. Parayı yanlarına bırakır mı? Adama demiş "Ben artık fal baktırmak filan istemiyorum. Paramı geri verin."  Kahve, kişi başı otuz lira onu söylememiştim. Adam on lira kesip geri vereyim demez mi? Yuh! o kadar arbedenin üzerine kahveler de benden olsun denilmez mi? Çok ayıpladık doğrusu. "Neyse olduğu kadar olmadığı kader" deyip paraya razı olup oradan kaçmışlar.

            "Eee  bundan sonra o sokağa adım atmazsınız artık." dedim"Atar mıyııız? (!)  bu son olsun diye karar verdik," dedi.

            "Geçen bana söylediğin Şemsipaşapasajındakisesibüzüşeciler Falcısı'na ne zaman gideceğiz?" dedim. Yarın için sözleştik.

2 Mayıs 2017 Salı

BLOG PARTİSİ ETKİNLİĞİ




      Annesinin Prensesi'nin başlatmış olduğu etkinlik ile ilgili Blog Partisi çekiliş sonucunda Annesinin prensesi ve Yasemin Işık ile aynı gruba denk geldiğimi sevinerek öğrendim.  

    Blog partisi katılımcı sorularına ise buradan ulaşabilirsiniz. Blog etkinliği ile ilgili bilgisi olmayanlar için söyleyeyim, çekilişte aynı gruba düştüğümüz katılımcıların sorduğu soruları cevaplıyoruz.  
 

1. Annesinin Prensesi Blogunun sahibesi'nin sorusu:  

     Bir şarkı yazmış olsaydın bunun hangisi olmasını isterdin ? 
    
     "Bende bir problem var" derdim.




2. Blog sahibesi Sonbahar Kedisi'nin (Yasemin Işık'ın) sorusu :

    Türkiye'yi alıp, istediğiniz bir ülkenin yeriyle değiştirebilir ya da bir yere ekleyebilirsiniz. Orası neresi olurdu ?

    Türkiye'yi alıp Fransa ve İtalya arasına, yine Akdeniz'e kıyısı olacak şekilde, o taraflara bir yerlere göndermek isterdim. Coğrafya bir ülkenin acı kaderi çünkü. Bizim de orta doğulu olmaktan çıkamama sebebimiz. Sürekli bir karmaşanın burada da yaşanması. Belki yer olarak farklı bir yerde olsak, medeni ülkelerde yaşanan özgürlük ve yüksek yaşam standartlarını burada da görebilirdik.




3. Benim sorum ise şuydu: 
    
    Bugünkü sen, geçmişe gidip yaşadığın olayları değiştirebilir misin ?  

     (Etkinlikte diğer arkadaşların soruları cevaplanıyor o yüzden ben cevaplamadım. Fakat sizlerin bu soruya cevabınızı bekliyorum.)  
   

     Arkadaşlarımın bloglarına ulaşmak isterseniz; 

     Annesinin Prensesi : Tatlı kızının zaman içindeki değişimlerini ve onun tüm sevimliliklerini, kendisinin de annelik hikayesini ayrıca her konudaki deneyimlerini anlatıyor. Çok samimi bir blogu var.

    Sonbahar Kedisi (Yasemin Işık): Eğlenceli ve başarılı hikayeleri ile tanıdım onu. Arkadaşlarıyla birlikte kendi öykülerinin de olduğu bir kitap çıkarmak üzere. 


    Siz bu sorulara ne cevap verirdiniz? Yorumlara yazarsanız sizin fikirlerinizi de öğrenmek isterim.

28 Nisan 2017 Cuma

BİR FİLM BİR ŞARKI

         
        Gizem düşünüyor bir etkinlik yapmış. Kendisi Nisan ayında izlediği filmi ve en çok dinlediği şarkıyı paylaşmış. Beni de etkinliğe Sonbahar Kedisi davet etti. Bu benim katıldığım ilk etkinlik.


        Bir kedi buldu ve hayatı değişti (Kediler plansız bir araya geldi)

         Bu ay izleyip oldukça etkilendiğim bir film Sokak Kedisi Bob.  Gerçek bir hikayenin kahramanının bizzat kendisinin yazmış olduğu  kitaptan uyarlanmış bir film. Kitabını okumadım ancak filmin hikayesi beni oldukça etkiledi.

       Kötü bir çocukluk ve aile hayatı sonrası uyuşturucu bağımlısı olan James Bowen, bir gün sokakta bir kedi bulur ve tüm hayatı değişir. Öyle ki sokaklarda kedisiyle şarkı söylerken, insanlar tarafından ilgi görür, gazetelerde hakkında yazılar çıkar. bu kedi ile birlikte bağımlılıklarından kurtulur. Yeni bir hayata adım atar. Siz de biraz rahatlamak ve umut görmek istiyorsanız bu filmi izlemelisiniz.





          Bir şarkı dinledim  (Aslında bir çok şarkı dinledim)
   
          Sizi, fırsatınız olur da bakabilirseniz Google Plus'taki Müzik Koleksiyonuma davet etmek istiyorum. Linke ya da resmin üstüne tıklayarak koleksiyonuma ulaşabilirsiniz.

           
               Youtube kanalım da var fakat tüm şarkıları henüz oraya atamadım. Zamanla aktarmayı ve yeni şarkılar da eklemeyi düşünüyorum. deryada damla linkiyle müzik listelerime ulaşabilirsiniz.