25 Mart 2018 Pazar

BLOGGERLAR NASIL İNSANLAR

                                              
              Blog açmak isteyenlere tavsiyem, hiç tereddüt etmesinler ve vakit kaybetmesinler. Açıkçası bu konuda en korkak olabilecek insanlardan biri olmama rağmen bunu başardığıma bazen inanamamakla birlikte iyi ki açmışım diyorum.

               Neden korkuyordum?

               Öncelikle duygularımın ve fikirlerimin insanlar tarafından bilinmesi beni biraz ürkütmüştür. Özellikle de internette bunları paylaşmak benim için oldukça korkutucu. İnternet ile ilgili çok yoğun kaygılarım var. Bunların tamamını paylaşacak olsam, sanırım biraz deli olduğumu düşünebilirsiniz. Neyse bunları da biraz aşmış durumdayım. Bu konudaki korkularımın biraz olsun azaldığını söyleyebilirim.

                Çok olumsuz eleştiriler alabileceğimi, kırıcı sözlerle karşılaşacağımı ya da insanların yazdıklarımı hiçbir şekilde umursamayacaklarını düşünüyordum. Aslına bakarsanız umursanmamak dalga geçilmekten, kırılmaktan daha kolay kaldırılabilecek bir şey. 
               
               Uzun süredir çok zor günler geçiriyorum. Bunları sizinle paylaşıp vaktinizi almak ya da rahatsız etmek istemem. Bu hobi olarak başladığım yazma işi bana oldukça iyi geldi. Bu zorlu sürecin biraz olsun hafiflemesine yardımcı oldu diyebilirim.

                Asıl söylemek istediğim konu ise; bloggerların arkadaş canlısı, her yeni gelene kapılarını açan, oldukça nazik ve anlayışlı olmaları. Burası diğer sosyal medyaya asla benzemiyor. Burada belki de çok az sayıda kaba, kırıcı, başkalarını aşağılayan, küfürbaz insan var. Açıkçası ben bu tür olumsuz kişiliklerle de pek karşılaşmadım. Bazı anlatımlardan yola çıkarak bu tip insanların olabileceğini söylüyorum. Dönem dönem yanlış anlaşılmalardan kaynaklı sorunlar yaşanmış olabilir fakat bunlar da eleştirel bir dille ele alınıyor, büyük kavgalara mümkün olduğunca dönüşmüyor. Bir süre sonra da olumlu bir sonuca ulaşılıyor. 

                Geçen hafta tam da benim bloggerlar hakkında bunları düşündüğüm günün akşamı, bir mail aldım. Sevgili Derya'dan geliyordu ve bana yukarıdaki logoyu hediye etmek istediğini söylüyordu. Bir kez daha düşüncelerimde yanılmadığımı anladım. Kendisine bir kez daha teşekkür etmek istiyorum. 

                Şu an yaptığım iş dolayısıyla çok fazla yoruluyorum. Blogları gezip yorum yapmak benim için çok zor oluyor. Bir süredir de düzenli paylaşım yapamıyorum. Böyle olmasına rağmen yine de beni yalnız bırakmayan, paylaşımlarıma yorum bırakan, Googla Plus'ta yeniden paylaşan, bunların hiçbirisini yapmasa bile hiç değilse okuyan, tüm blogger dostlarıma teşekkür ediyorum.

              İyi ki varsınız.


                   

22 Mart 2018 Perşembe

SONSUZLUĞA AÇILAN YOL

 
       
             

           Şimdi, bu dağınık düşüncelerimin arasındaki sakin telaşsız huzurlu yolu takip ediyorum. Yolun sonunda kendimi sınırsız bir güven içinde sana teslim edecek olmanın umudunu içimde barındırıyorum.

          Sisler içinde belli belirsiz, sana uzanan ellerimi tutacağına inanmak, dünyayı yaşanabilir kılıyor. Işığının tüm varlığımı aydınlatması mükafatların en büyüğü olacak. Sınırlı bir zaman dilimine sığdırılamayacak güzellikteki aşkın da her sevgili için feda edecek neyi varsa gözden çıkarmakta asla tereddüt etmeyeceği güzellikte. Bu devasa isteğime ve benim bunun karşısındaki zavallılığıma bakıyorum. Yüzümde acı bir gülümseme beliriyor ve ben çaresizlik içinde diz çöküp af diliyorum.

          Sürgünde seninle geçirdiğim anların kıymetini bilmiyor oluşum yüzünden, seninle olmama izin vermeyebileceğin korkusunun, olması gerekeni karşılamadığı muhakkak. Ancak beni, bu kusurlu hallerimi, senden daha iyi bilecek olmadığı da.

          Hatalarımı bilerek, hem de bin kere görmüş olmana rağmen benim için bir umut var mı bilmek istiyorum. Zayıflığı, bizi yaratmamış olsaydın bilecek miydik acaba? Kaç defa yüz çevirdik ve kaç defa yine de terk etmedin. Oysa buna hiçbir şekilde ihtiyacın da yoktu.

          Bizdeki bu değer onun için mi? Her şey ve her zerre onun için miydi? İsimlerinin tecellisi için. Yürürken konuşurken susarken, severken, nefret edip kızdığında, aynaların en derini ve en gerçeği göstereni, sana ait tüm güzellikleri yansıtıyorken, bir şekilde bize asla ulaşılması imkansız bir örneği sunarken, bizim yani geri kalanların onun yanında kendimizi bir çöp gibi hissedeceğimizi biliyordun.

          Senin var etmeyi dilediğin bir çöp olmak bile güzel, lakin biraz daha değerli, -onun kadar olamasa da- "İyi ki var etmişsin" demeyi istiyorum.

4 Şubat 2018 Pazar

GÜZELLİK Mİ ZENGİNLİK Mİ

             Çocukluğundan beri tüm sevimli ve güzel halleriyle herkes tarafından sevilen biriydi. Girdiği ortamlarda hemen dikkat çekiyordu. Arkadaş edinmek onun için her zaman çok kolaydı. Genç bir kız olduğunda da okulun en popüler kızlarından biri olarak parmakla gösteriliyordu. Kabul görmek, sevilmek onun için hiç zor olmamıştı. Okulun en yakışıklı genciyle çıkıyordu. Geçtiği yollarda bir gören bir daha bakıyordu ona. Öyle güzeldi işte.

             "Ne çektiysem güzelliğimden çektim" dedi kadın. "Onu elde etmek uğruna kimse ruhumla ilgilenmedi. Aklım ve duygularım hep arka planda kaldı. Fazla güzel olduğum için, kız arkadaşlarımla da aram hiçbir zaman iyi değildi. Çünkü bazen rakip, bazen potansiyel tehlike olarak gördüler beni. Sevgililerim beni yanlarında gezdirirken, kendileriyle gurur duydular ve adeta diğer erkeklere nispet yaptılar. Bense hep sevildiğimi sandım. Birkaç sevgi sözcüğüne tav oldum. Buna adeta muhtaçtım. Seçimlerimde dış görünüşe asla değer vermedim. Benim sevgi açlığımı doyuracak bir adam yeterliydi.

             Aslında her şey, babamın annemi ve beni terk edip gitmesiyle başladı. Soğuk bir kış günü peşinden koştuğumu hatırlıyorum. Babam arkasına dönüp bakmadı bile. O günden sonra hep daha fazla sevilmek istedim. Bunun için çok çaba göstermeme gerek de yoktu üstelik. Şansım yaver gidince hem çok beğenildim sevildim, hem de çok param oldu.

              Şimdi bu kadar güzel olmasaydım ya da zengin fakat yüzünü hayal meyal hatırladığım babam yanımda olsaydı diyorum.

              Sonra onunla karşılaştığım günü hatırlıyorum. Kalabalık insan kitlesine konuşurken kullandığı eşsiz kelimeleri ve benim ilk defa karşılaştığım daha önce kimsede görmediğim olağanüstü bakış açısı. Tam da defalarca kandırılmış olmanın beni aptallaştırdığı bir anda, karşılaştığım samimi dokunuşları. Ona nasıl hayır diyebilirdim ki. Bir çeşit hipnoz olmuş gibiyim ve bana ne derse yapabilirdim. Daha yalın anlatımla aşk olmuştum. Mutluluktan uçuyordum.

              Fakat o benim ona olan sevgimi, daha fazla tanınmak ve çevresini genişletmek için kullandı. Sayemde daha fazla okundu, geniş kitlelere ulaşma imkanı buldu. Şimdi, o günlerde çektirdiğimiz fotoğraflara bakıyorum da hemen hepsinde yapay duruyor. Adeta kendince bir senaryo hazırlamış ve oynamış gibi. Öpüşürken etrafı kolladığı fotoğraflar ya da birilerinin baktığına emin olduktan sonraki öpüşleri var.

               Bense sadece ona odaklıydım ve başka kimseyi görmüyordum. Herkes bizi izlerken bile gözlerim onun üzerindeydi. Hala da öyle, seviyorum be!" diye son sözlerini söyledi. Kalemi kağıdı çantama koyarken "Güzel olmak da ne zormuş" diyordum.

             Güzellik de zenginlik gibidir. Seninle olan kişinin sevgisinden asla emin olamazsın. Seni mi seviyor yoksa o güzel vücudunu mu bilemezsin. Hele tanınan biriysen, birinin bundan faydalanma ihtimali de her zaman vardır.  Mesele adam gibi bir adamı yani vicdanlı, merhametli, namuslu birini bulmak. Öylesi her ne olursa olsun kıymet bilir.

              Adam öyle zengindir ki çevresindeki kadınlar, bunun parasını yemek için sıraya girmişlerdir. adam da fırsatı hiç kaçırmaz. Etrafındaki sahte ilginin günlük eğlencenin peşinden koşar. Para bitince kadınlar dağılır ya da para hiç bitmez, biri gider diğeri gelir. Kadınların hiçbirinin, kendisini gerçekten sevdiğinden emin olamaz. Zaten sevmezler de... Onlar parayı sever.

             Yıllar sonra bir ayağı çukura girdiğinde, kalacak mirasın planları yapılır, bir an önce ölsün diye bakılır. Yani zengin ve şımarık bir adam asla gerçekten iyi bir kadına sahip olamaz.

            Zamanında istemez, ileride de sahip olamayacağı tek zenginlik, o kadındır.

21 Ocak 2018 Pazar

SURETLER VE ASILLAR 3.BÖLÜM

 Okumak isteyenler için 1. Bölüm
                                    2. Bölüm         

             Gözlerini kapadı. "Senden başka hiçbir adamın sesini artık duymak istemiyorum. Keşke yanımda olsan ve bana şarkılar söylesen." diye kendi kendine konuştu. Sonra tekrar sessizliğe büründü ve hikayeye devam etti.

             Dükkanın kapanmasına çok az zaman kala gelen müşterilerin doluştuğu sırada, kapıda bir adam belirdi. Yine her zaman olduğu gibi mağazamız kapanmak üzeredir anonsunun ardından, diğer müşteriler kapıdan çıkıp giderken adam emin adımlarla ilerledi. "Tablolara bakacaktım" deyince tabii akan sular durur mağaza gerekirse açılır neyse. Kasaya yakın, duvarları süsleyen goblen yani dokuma tablolara uzun uzun bakıp "Şunu alıyorum" dedi. Cironun ortalamanın altında olduğu bir günde bu mutluluk verici cevap, tüm yorgunluğa değerdi.. O anda öyle sevinmişti ki, tabloyu nasıl paketleyip adama tutuşturduğunu hatırlamıyordu. Adam tabloyu aldı döndü ve "Yarın yine geleceğim" dedi. Kadın, "Çok memnun oluruz efendim, yine bekleriz" diyerek adamı kapıya kadar yolcu etti.

             Ertesi gün yine kapanmaya az kala geldi.  Sonraki ve diğer günlerde de geliyor, artık onun geliş saati bekleniyordu. Akşam saatler 19.10'u gösterdiği sırada kapıya çıktı ve gelişini heyecan içinde beklerken, yine her zamanki gibi 19.15'te kapının önünde olan adam, bu kez biblolara doğru yöneldi. Onları dikkatle inceledikten sonra, kadına "Neden bu eşyalara, bu kadar sevgiyle bakıyorsunuz? diye sordu. "İçimdeki nedensiz sevginin kaynağını bilemiyorum fakat bana canlıymış gibi geliyorlar. Belki de canlıdırlar, sadece biz duyamıyoruz olamaz mı?"  Adam kadına yaklaştı ve kulağına kadar eğilip "İşte seni bu yüzden çok seviyorum" dedi. Kadın şaşkınlık ve utançla bir adım geri kaçtı. Ne diyeceğini bilemedi. Bir mektup uzattı ve sözlerine devam etti adam, hiç tereddüt etmeden. "Gittikten sonra oku. yine geleceğim." Mektubu heyecanla aldı kadın. O gittikten sonra da aceleyle açtı.

               "Ruhumun Aynası" diye başlanmıştı mektuba.

               "Seninle karşılaştığım günden beri o tatlı tebessümün, içtenlikle kurduğun çümlelerin bir gün olsun aklımdan çıkmadı. Buraya, bu dükkâna her gelişimde seni bir tablo gibi izlemek bana nasıl bir mutluluk veriyor bilemezsin. Bazılarını kaybettim sandığım, bazılarını daha önce hiç farketmediğim duygularımı sende görmek beni yaşadığıma inandırdı.

               Dükkândaki tüm eşyalara olan sevgin ve onlara her şefkatle dokunuşun, hayatla ilgili ümitlerimi yeniden yeşertti. Beni sonsuzluğa inandırdın. Seni her gün görmek ve dinlemek istiyorum. Yalnızlığıma arkadaş ol istiyorum. İçimde benim için yaratıldığına dair tuhaf bir his var. Öyle ki sen olmasaydın ben, şuan olduğum kişi olamazdım."

 Not: Salı akşamı, bizzat kendi ellerimle hazırlayacağım yemeğe davetlisin. Beni kırmaz da gelirsen çok mutlu olacağım. Cevabın ne olursa olsun sonsuza kadar kalbimin sahibisin.

               Evin kapısına geldiğiğinde dizlerinin bağı çözülür gibi oldu. Heyecandan oraya yığılıp kalacaktı. Kapının yanındaki merdivene oturdu. Biraz kendine geldikten sonra derin bir nefes alıp kapıyı çaldı.

               Adam kapıyı açtığında, ona çok yakıştığını düşündüğü önlüklü hali, kadını gülümsetmişti. İçeriden nefis yemek kokuları geliyordu. Masa özenle hazırlanmıştı. Kadın elindeki paketi adama uzattı. "Ufak bir hediye" diye ekledi. O akşam öyle güzel geçmişti ki yıllardır karşılaşmamış olduklarına üzüldüler.

              Gramofonda taş plaktan Müzeyyen Senar'dan Fikrimin İnce Gülü şarkısını dinlediler. Sabaha kadar konuştular. Kadının hediye olarak getirdiği, Şarkı söyleyen adam biblosunu, Yazı yazan kadın biblosunun yanına koydular. Yazı yazan kadın biblosuna ait kağıdın üzerinde "Yanında olacak" yazıyordu. Artık her yazılan anlaşılmış, kehanet gerçek olmuştu.

             Ne biblolar ne de kadın ve adam bir daha hiç ayrılmadılar.

              Derler ki bazı insanlar birbirleri için yaratılmışlardır ve mutlaka dünyada karşılaşırlar. Tamamlanmak için birbirlerini bulurlar.

14 Ocak 2018 Pazar

SURETLER ASILLAR - 2. BÖLÜM

Okumak isteyenler için 1. Bölüm


           Gittiği evde kütüphanenin üstündeki rafa konulan yazı yazan kadın biblosu çok mutlu olmuş, bir o kadar da şarkı söyleyen adam biblosundan ayrıldığı için üzülmüştü. Yazılarına her zaman yaptığı gibi devam ederken, başka bir şey yapamayacağını da fark ediyordu. İşte o gün ayrılırken çok ağlamıştı ya onun için daha acıklı hikayeler yazmaya başlamıştı. Hikayeleri yine kimse tarafından okunamıyordu. Sabahları silinme gibi bir huyu vardı hikayelerin. Evdeki çok okuyan adam yeni bir kitapla ilgili çalışmalar yaptığı için, odasından çıkmadan sürekli yeni bölümler ekliyordu romanına. Adam iktisat profesörüydü, ne gerek vardı şimdi roman yazmaya. İktisat üzerine bir kitap yazsa öğrencilerine onu zorla aldırsa, elbet köşeyi dönebilirdi. Öyle yapmıyordu da belki bazılarının dalga geçebileceklerini bile bile roman yazıyordu. Yazı yazan kadın biblosu, onu izlemekten çok hoşlanıyordu.

         -İyi ki de beni alıp buralara getirdiler fakat çok yalnızım.
         -Ah şarkı söyleyen adam neredesin?
         -Şimdi kimin için söylüyorsun şarkılarını?
         -Beni unuttun mu artık?

          Bir daha onu görmesi imkansızdı. Nasıl görebilir, o güzel sesini nasıl duyabilirdi ki. Her gece ağlıyordu. Acaba diyordu aynı maddeden mi yapılmışız? Bir bütünün parçalarıyken bize ayrı bir form mu vermişler? Bu, acayip, ancak oldukça mantıklı çıkarımından sonra tekrar yazmaya başladı

           Biblocu Bilgin adında bir adam, kalp şeklinde bir metal bulur. Bu metalin ne olduğunu ve nereden geldiğini çözemez. Sanki gökyüzünden düşmüş gibidir. Bu kalp şeklindeki maddeyi, uzun süre atölyesinin bir köşesinde saklar. Gelen giden kimselere de asla göstermez. Bir gece rüyasında kalbin ikiye ayrıldığını, iki farklı bibloya dönüştüğünü görür. Bu rüya tam yedi gece tekrarlanır. Yedinci gecenin sabahına uyandığında, kalkıp rüyasında gördüğü bibloları yapmaya başlar. Bu esnada da kimseye göstermez onları. Bu madde sanki büyülüdür. Bir kadın ve bir erkek biblosu çıkar ortaya. Biri şarkıcı biri yazar biblosu olan eşsiz güzellikteki iki bibloyu ayrı şehirlerdeki dükkanlara satar. Şehirlerin arasında yedi saatlik yol vardır. Yedi yıl boyunca ayrı şehirlerdeki biblolar kimse tarafından alınmaz. Yedi yıl kimse fark etmez onları. Yedinci yılın sabahında dükkan sahiplerinden biri ölür ve mirasçılar dükkanı devretmeye karar verirler. Gazeteye ilan verirler. Yedi ay kimse aramaz sormaz. Yedinci ayın sonunda biri telefon açar ve dükkanı almak istediğini söyler. Yok pahasına da olsa devretmeye razı olan mirasçılar pazarlık bile yapmadan telefon eden adama dükkanı satarlar. Adam bir süre uğraştıktan sonra dükkanı kapatır ve bütün hediyelik eşyaları satar. hediyelik eşyaların tümü, işini çok severek yapan biri tarafından alınır. Gelen tüm eşyaları sevgiyle paketinden çıkararak raflara dizen kadın, yazı yazan kadın biblosunu şarkı söyleyen adam biblosunun yanına bir yere götürür. Daha sonra alt rafa alır yazı yazan kadın biblosunu.  Hikaye de işte tam olarak orada başlar. Sonrası bildiğiniz gibi ayrılık. Acaba kavuşabilecekler mi? Sabah kalktığında hikaye tekrar silinecek mi? Tüm hikayeler silinse bile duygular asla yok olmazlar. Tıpkı gerçeklerin üstü kapatılsa bile yok edilmeyeceği gibi.


Okumak isteyenler için 3. Bölüm





5 Aralık 2017 Salı

SURETLER ASILLAR 1. BÖLÜM

              "Merhaba hanfendi. Uzaktan sizi tam göremiyorum. Acaba ne yapıyorsunuz orada?" diye sordu.

               Kadın hiç istifini bozmadan "Yetiştirmem gereken yazılar var, elimdeki kağıt kalemi görmüyor musunuz?" diye cevapladı.

              - Ne yazıyorsunuz acaba? Bitmiyor bir türlü. Bu tarafa bakacaksınız diye saatlerdir sizi izliyorum.

              - Ben de bilmiyorum. Beni yapan böyle yapmış. Elbet önemli bir şeyler yapıyor olmalıyım ki kendimi bildim bileli bu haldeyim.

              - Birkaç gün önce sizin rafa doğru yaklaşmıştım. Tozlarımı temizleyen kadın, yakınınızda bir yere almıştı beni. Fakat buradan iyi göremiyorum.

               - Ben aylardır aynı rafta duruyorum. Neden benim yerimi değiştirmediğine bir anlam veremedim. Yanımdaki sekreter kız da konuşup duruyor. diğerinin ise süslenmekten başka bir şey yaptığını görmedim.

              Sonra yine işine döndü. Büyük bir ciddiyetle kalemi kağıdın üzerinde gezdiriyordu. Bir yandan da anlamsız kelimelerin sebebi üzerine düşünüyordu. Biblocu uğraşmak istemediğinden olsa gerek kağıdın üzerine rastgele birkaç kelime çizmişti.

             "Size şarkılar söylemek isterim" diye tekrar seslendi en üst rafta duran adam.

              "Dinlemek isterim. Sesiniz çok güzel" diye cevapladı diğeri. Arkadaşlıkları da böylece başlamış oldu.

               O kalabalık içinde anlaşmaya çalışmak da çok zordu. Adam bir gün aynı rafta yan yana olacakları günün hayaliyle yaşıyordu. Kadın da onunla tanıştığından beri hikayeler yazmaya başlamıştı. Fakat geceleri yazdığı hikayeler gündüzleri siliniyor, müşterilerin hiçbirisi kağıda yazdıklarını anlayamıyordu. Adam "Üzülme ben seni anlıyorum. Sanki benim söylediğim şarkıları duyuyorlar mı? Ben söylemekten vazgeçmiyorum siz de yazmaktan vazgeçmeyin "
diye teselli veriyordu.

               "Artık eskisi kadar üzülmüyorum. İçimdeki boşluğu dolduruyorsunuz." diye cevapladı kadın.

               "Sizin için  bir şarkı besteledim dedi" şarkı söyleyen adam.

Aklımda bir hece
Seni izliyorum her gece
Kavuşmamız bilmece
Yetti artık bu işkence

                 Bir gün rafları düzenleyen kadın, yazı yazan kadın biblosunu alıp dükkânın en uzak yerine götürdü. Acı dolu günler birbiri ardına bitiyordu. Aradan aylar geçti fakat onlar yanyana gelemediler. Adam daha bir hüzünle söyledi şarkılarını, kadın hüzün ekledi hikayelerine. Kimse şarkıları duymadı, hikayeleri okumadı. Her yeni gün yeni bir kavuşma ümidiyle başlıyor, hayal kırıklığıyla tamamlanıyordu.

                 "Senin olduğun bir dünyada kendimi yalnız hissetmiyorum" dedi müşterinin elinde kasaya giderken kadın. İşte bu cümle kavuşmanın imkansızlığına rağmen sonsuza kadar birlikte olacaklarına dair bir son cümle olarak dökülmüş oldu dudaklarından. Tüm dükkanda yankılanmıştı adeta. Kasadaki işlemlerin ardından paketlenerek bir poşete konulan yazı yazan kadın biblosu tekrar geri dönmemek üzere dükkandan çıkıp gitmişti. Ardından bakakalan şarkı söyleyen adam, göz yaşlarını içine akıttı. Bu dünyadaki nedenini kaybetmişçesine yapayalnız kalmıştı. Kendini anlayan tek biblo olarak gördüğü arkadaşı, onu bir başına bırakarak gitmişti. Her yeni açılan pakette getirilen biblolar içinde, onun gibi birini bulmayı ümit etmişti. Fakat kimse o değildi. Bir süre çevresindekilerle konuştuktan sonra derin bir yalnızlığa gömüldüğünü hissediyordu. Ona benzeyen fakat asla o olmayan milyonlarca biblo niye vardı ki. Sanki geri kalan tüm biblolar içindeki yalnızlığı artırmak içindiler. Onu hatırlatmak için...

              Şarkı söylemeye devam etti. Sesinin belki kilometrelerce öteden ona ulaştığını hayal etti. Belki de duyuyor diyordu. Bu mümkün olamaz mıydı. Günler aylar ve yıllar boyunca söyledi şarkılarını. Ümit hiç bitmeyen bir aşk gibiydi.

Şimdi artık sen
Düşlerimden gelen
Bir periydin ancak
Kader denilen
Yazıydı bizi ayıran
Bu şarkım senin için
Bütün şarkılar gibi
Ne olur bana gelsen
Seni beklerim her an

           Bestesi ve güftesi kendine ait olan bir şarkıda dinlediniz şarkı söyleyen adam biblosunu  diye anons etti spiker biblosu. Diğer bütün biblolar alkışladılar. İşte o zaman artık söylediği şarkıların başkaları tarafından da duyulduğuna şaşırarak. "Demek" dedi. "Aşkmış birini anlaşılır kılan." Bunu şarkılarını duyduğuna dair bir işaret olarak gördü. "Beni o da duyuyor olmalı." Yandaki papağanlar, yüksek sesle ve defalarca tekrar ettiler bu sözleri. Spiker "Sus!" diyene kadar.

Okumak isteyenler için 2. Bölüm


7 Kasım 2017 Salı

AŞK İÇİN 2.BÖLÜM

           
Okumayanlar için AŞK İÇİN 1. BÖLÜM


            Aslında yaşamaya karşı en ufak bir isteğim yoktu ta ki onunla karşılaşıncaya kadar. Ölümün kıyısında, yaşarmış gibi yapıyordum. Belki de bu yüzden ona bu kadar çok bağlandım. Her anımı onunla geçirmek istiyordum. Bu yaptıklarım hiçbir şey değil sen ondan sonrasını bir dinle.

             Bir gün üst katta bir evrak işim olduğu için, gelmişken Umut'un da yanına uğrayayım demiştim. Bir de baktım ne göreyim sarışın bir kadın ahtapot kollarını boynuna dolamış. O anda kan beynime sıçramasın mı? Koşup kadının pırasa saçlarından tuttuğum gibi yere serdim ve kadını tekmelemeye başladım. Kadın çığlık çığlığa, Umut beni tutmaya çalışıyor, etraftan koşup gelenler "Ay ne oluyor!" diyorlar. Patron içeri dalıyor ve yarından itibaren işe gelme diyor.

             Tabii ki öyle olmadı.

             Tüm sakinliğimle ve yapmacık gülümsememle masasının yanına kadar gittim. "Merhaba demek istemiştim" deyip ne olduğuna dair bir açıklama yapması için yalvaran gözlerle baktım. "Bu arkadaşım Tatyana" demez mi? Kadın şirketin Rus ortaklarına ait bir şirkette satış sorumlusu olarak çalışıyormuş o sebeple tanışıyorlarmış. Dişlerimi sıktım ve kadınla tokalaştım. Bir süre daha bizim şirkete gelip giden kadınla, arkadaş oldum. Evine bir şekilde gittim. İkram ettiği viskiden üzerime döktükten sonra, lavaboya gidip,  şampuanının içine tüy dökücü krem doldurdum ve güzelce çalkaladım. Sonra başım ağrıyor bahanesiyle oradan ayrıldım. Ertesi gün tabi bir numaralı gündem kadının dökülen saçlarıydı. Baktım Umut onunla daha da bir ilgilenmeye başladı. Saçlarının dökülmesine aldırmadı bile. Gittikçe ümitsizliğe sürükleniyordum. Plazanın terasına çıktım. Çıkmadan önce de Umutun masasına bir mektup bırakmıştım. Mektuba, içimden geçen her şeyi yazmıştım.

              Bu kez kesinlikle karar vermiştim. Onunla olamadığım bir dünyada yaşamamın da bir anlamı yoktu. Gözlerimi kapattım ve tüm hayatımı düşündüm anlamsızlıkla geçen. Birazdan kendimi boşluğa bir tüy gibi bırakacaktım, birkaç dakika sonra ölmüş olacaktım. Arkamdan ağlayanım da olmayacaktı. Tam kendimi atacakken, biri beni belimden terasa doğru çekti. Umut beni ikinci defa ölümden kurtarıyordu. Ona sarıldım ve ağlamaya başladım. Beni bırakmaması için yalvardım. Onsuz yapamayacağımı defalarca söyledim. Birlikte aşağıya indik.

              Sonrasında beni bir akıl hastanesine götürdüler. Akıl hastanesi işte, bildiğin herkes deli. Deli olmak bir yerde iyi geliyor insana. Bolca ilaçla sakinleştim. Rehabilite için yapılan faaliyetler derken orada da hatırı sayılır bir arkadaş kitlesi edindim. Birlikte bir tiyatro oyunu için çalışmalar yapıyorduk. Tiyatro oyunu diyorum ama öyle herkesin aşina olduğu oyunlardan değil. Tüm oyuncular kafasına göre davranıyor, bir çeşit doğaçlama. Onlar bir şey söylüyor ben bir şey, bir diğeri başka şey derken oyun bitince sahneye çıkışımızı görsen usta oyunculara taş çıkartıyoruz. Kendi kendimizi alkışlıyoruz. Orada geçirdiğim birkaç ay sonunda, doktorlar artık iyileştiğime kanaat getirmiş olmalılar ki beni dışarı çıkardılar. Bir süre normal hayata adapte olamadım. Haftada bir doktoruma gitmeye devam ettim. Ailemle vakit geçirdim. Babamın eski arkadaşı Hilmi Amca'nın yanında, yani bu şirkette çalışmaya başladım.

             Şimdi tüm geçmişimi öğrendin işte." dedi Aysun. Şaşkınlıkla yüzüne bakmaya devam ediyordum ve diyecek hiçbir şey bulamıyordum.

             Dışarıda güvenlik görevlisinin sesini duyunca bağırmaya başladık, kapıya tüm gücümüzle vurduk."Kurtarın bizi" diye avazımız çıktığı kadar bağırdık. Beş dakikaya kalmadı, kapı açıldı. Dışarıya çıkınca, Aysun'dan ayrılmadan önce, "Ben olsam cesaret edemezdim ve bu kadar delirmeye de gerek yok bana göre. Peki hiç pişman oldun mu?"diye sordum.Verdiği cevap çok ilginçti.

             "Ne kadar rezil olursam olayım tek bir anımı değişmem."

             "Peki şiirler, şiirleri kim yazmış? dedim. "

             "Onu hiç öğrenemedim. Hiç tepki vermediğine göre sanırım bir robot olmalı" Ardından kahkahalarla gülmeye başladı.

              Kendi kendime delilik baki dedim.